6 Mayıs 2026 Çarşamba

BİR KİTAP VAR, ADI: “BİR ZAMANLAR KIRKLARELİ’DE YAHUDİLER YAŞARDI ...”

 

 

              

 

          “Adato ailesi taşıdığınız genlerin yarısının kaynağıdır.” 1

          Günümüz insan ilişkilerinde ırk, gen, soy gibi özelliklerin belirleyici olmadığını kabul etmemize karşın kitabın başında okuduğumuz bu sözcükler yüreğimizi buruyor. Sanki ana-babalarımıza, atalarımıza bir iftira, bir çamur atılmış gibi...

          Oysa aydın duygularla okumaya başladığımız kitabın daha ikinci tümcesinde, önsözdeyiz.

          “Bana seslenmiyor, bir yanlışlık olmalı” diyoruz ve o sözlerin hedefini kitapta aramaya başlıyoruz.

          Elyo Adato yazmış kitabı. Adı başlıktaki gibi ve Erol Haker adıyla, 2002 yılında İletişim yayınlarından çıkmış. Yayımlanmamış İngilizce yazmadan Natali Medina çevirmiş.

          Gerçek adını sanki “Varlık Vergisi” hala varmış gibi gizleyen ve nedense kitabını ingilizce yazan yazarın niyetinin özellikle Kırklarelili okurlarınca  sorgulanması gerektiğini düşünüyoruz.

          Kitabı elimize ilk aldığımızda yöre tarihi ile ilgili bilgiler bulma ümidiyle heyecanlanıyoruz. Kitap kapağının ön ve arkasında köşe kapmış resimde bir yüz dikkat çekiyor; yüz yazarın. Bu resim, kitabın özetini ve yazış niyetini yazarın yüzündeki sinsice sırıtışla daha kitabın kapağında bize veriyor.

          Sayfaları dolduran konu, kitabın adından da anlaşılacağı gibi Kırklareli’ye yerleşen ve orada 135 yıl yaşayan Adato ailesinin öyküsü içinde Yahudi yaymacalığı...

          Gizemci inanışların etkisiyle yeterince bilinmeyen Yahudi geçmişi onca anlamsızlığına karşın dünyanın geleceğine şekil verme uğraşında. Tanrıları Yahova’nın Eski Ahit’te “vaad ettiği”, “Nil’den Fırat’a kadar tüm bölgelerin Yahudi yerleşimine açılması” isteği gerçekleştirilmek üzere.

          Yahudi masalını kısaca yinelemekte yarar var:

          Şu anda kalıntıları Amerikan askerlerinin ayakları altında olan Mezopotamya’nın dörtbin yıl önceki Ur kentinde Terah adında bir adam yaşıyormuş. Terah o günlerde herkesin taptığı putları yaparak geçimini sağlıyormuş. Oğlu İbrahim bir gün eline geçirdiği bir balta ile bütün putları kırmış. Terah kızmış ve oğluna sormuş:

          - Niçin kırdın bütün putlarımızı?

          - Ben kırmadım baba, onlar kavga ettiler ve birbirlerini parçaladılar!

          - Yalan söylüyorsun! Bu putların yerlerinden kıpırdamayacaklarını biliyorsun. Sen kırdın onları...

          - Peki baba, bu putların elinden bir şey gelmiyorsa ne işe yararlar?

          Bu soru Terah’ı değiştirmiş. Ailece Ur kentinden ayrılmışlar. Kenan adı verilen yere gelmişler. Kenan halkı İbrahim’e Dicle ve Fırat’ı “aşıp gelen” anlamına gelen İbri adını vermişler. Ailesine de İbriler (İbraniler) demişler.

          Put kırıcı İbrahim’in sülalesi hızla çoğalmış. Oğlu İshak’ın çocuğuna İsrail, ondan olanlara da İsrailliler (=Beni İsrail) adı verilmiş. Sonraki yıllarda Kenan ve çevre ülkelerde kıtlık olmuş, İbraniler de aç kalmamak için Mısır’a gitmişler.

          Yahudilerin; Firavun, Musa, asa, kölelik masalları o günlerden günümüze dek taşınmış. Amerikan filmcileri tarafından kezlerce perdede oynatılan bu masalları artık herkes bilmekte. İbraniler Mısır’dan daha önce beğenmeyip ayrıldıkları, tanrı tarafından kendilerine “vaat edilen topraklar”a  Kızıldeniz’i boydan boya yararak dönmüşler. Filistin’de Birleşik İsrail Krallığını kurmuşlar. Kral Saul, Kral Davut, Kral Süleyman zamanında rahat yaşamışlar ama bölünmüşler. Kuzeyde İsrail krallığı, güneyde Yuda krallığı oluşmuş. İnandıkları tanrı Yehova onları koruyamamış ve saldırganlarca köle yapılıp başka topraklara dağılmışlar.

          Yuda krallığından gelenler Yehudiler olarak anılmışlar ve dinlerine Yahudilik denmiş.

          Pers Kralı Kiros onların ülkelerine dönmelerine izin vermiş. Kudüs’te Kutsal Tapınaklarını yeniden kurmuşlar. Katip Ezra diye bir adam başlarından geçen olayları, efsaneleri, kanunları kitaplar haline getirmiş. Bu derlemelere Ahit denmiş ve Yahudilerin kutsal kitapları olmuş.

          Perslerin zayıflamasıyla ilkin Yunanlar sonra da Romalılar İsrail’i ele geçirmişler. Yahudiler yine çeşitli ülkelere dağılmışlar. Sezar, Yahudi sürgününün başlangıcı olmuş.

          19. Yüzyılın sonuna doğru Viyanalı doktor Thodor Herzl, Yahudilerin topraklarına yine dönme isteklerini (=Siyonizm) bir kitapla canlandırmış. Adı Kudüs’deki “Zion” dağından alınan ilk siyonist kongresinden elli yıl sonra, Yahudi devleti Filistin’de yine kurulmuş.

          1948 Yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu bir İsrail devleti kurulması kararını vermiş. Bu kararın hemen sonrasında, tam onbir dakika sonra Washinton, Tel Aviv hükümetini ve İsrail devletini resmen tanıdığını tüm dünyaya bildirmiş.

          Yahudiler iyi bir yaşamın ancak topluluk içinde yaşanabileceğine inanırlar. Onlara göre “bir Yahudi dua etmek istediği zaman bile, hiç değilse on dindaşını bu duaya katılmak için bir araya getirmelidir.”

          Onların günümüze kadar gelen temel inancına göre “Tanrı, tarihi ve bütün ulusların yazgısını, kendi tanrılığını kabul edip tek bir halk olarak bütünleşecek biçimde düzenlemiştir. İsrailoğulları da Tanrı’nın bu tasarısını sonuçlandırmak, onun gerçekliğine ve yasalarına tanıklık ederek bunları yeryüzündeki öteki halklara bildirmek üzere aracı olarak seçilmiştir“.

          Yakın zamana kadar diğer uluslar gibi kendi toprağı, devleti ve ordusu olmayan Yahudiler içlerinde yaşadıkları ulusu “içeriden” ele geçirmeye çalışmışlardı. Var olmalarını; kendi kimliklerini koruyarak ve başkalarınınkini bozarak sağlamışlardı. Yüzyıllar süren bu varolma uğraşı onlarda entrikacı, hileci, komplocu bir kişilik yaratmış. Dinsel geleneklerindeki “seçilmiş ulus” sanıları kendilerini “dünyanın efendileri” olma psikolojisine sürüklemiş.

          Psikologlar büyüklenmenin kökeninde büyük bir aşağılık kompleksinin olduğunu söylerler ama bu inanç onlara diğer uluslara tepeden bakma huyunu vermiş. Diğer dinlerin yasakladığı tefecilikle uğraşmak her toplumda Yahudilere kalmış. Geleneklerine ve birbirlerine bağlı yaşamaları zenginliklerini arttırmış.

          “...keskin kılıçlarını saban demiri, mızraklarını bağ bıçağı yapacaklar; millet millete karşı kılıç kaldırmayacak ve bir daha savaş sanatı öğrenilmeyecektir.” (Eski Ahit, İş’aya 2:4)

          Eski Ahit, yani Tevrat böyle yazmaktadır. Oysa Yahudiler hiçte böyle davranmıyorlar.  Günümüzde İsrail devletinin uygulamalarından kutsal kitaplarının rafa kaldırıldığını görüyoruz. Geçtiğimiz haftalarda Suriye’yi bombalamaları bu düşünceyi yeterince kanıtlamaktadır.

          Yahudileri az veya çok tanıyanların ortak görüşü: “ tek tanrıları vardır, o da para...” derler. Bu para da ABD dolarıdır. 1 Amerikan dolarının üzerinde bugün İsrail bayrağında da bulunan altıköşeli kral Davud’un yıldızı ve piramit üzerinde göz bulunmaktadır.  Aynı simgeleri İsrail parlamentosunun yedi kollu şamdanıyla birlikte masonlar da kullanmaktadır. Bu birliktelik sadece simgelerde kalmaz.

          Küreselleşme dünyanın Amerikanlaşmasıdır.

          Kabala tasarımlı bir mason cumhuriyeti olan Amerika’da Yahudilerin ve masonların etkilerinden söz etmeye hiç gerek yok. Her şey ortada... Dünya Bankasıyla, IMF’siyle, Dünya Ticaret Örgütüyle ve artık kanlı zorbalıklarıyla Yahudiler, inancları olan “Tanrının imparatorluğu”nu kurmaya çalışıyorlar.

          Küreselleşme sadece ekonomik bir olgu değildir. Ulus karşıtı tutumların, kişiyi yabancılaştıran, devleti küçülten davranışların ve ulusal kültürü yozlaştıran etkinliklerin yaşandığı bir “Yeni Dünya Düzenidir”.

          Birçok kişi için yazın ve sanat etkinlikleri siyaset dışı, sadece estetik bir uğraş gibi gelebilir, oysa gerçek böyle değildir. Çok satan bir yazarımız “Yahudiler, rüzgarla savrulan ve düştükleri topraklara bereket taşıyan tohumlara benzer,”2 diye yazdığında Filistinlilerin, Suriyelilerin üzerine yağan bombaları unutturamaz.

          Erol Haker hiçte masum değildir... Bir gün kalkıp Birleşmiş Milletler kürsüsünde “biz oralarda yaşadık, bakın kitabını bile yazdık” deyiverir.

          “Bir Zamanlar Kırklareli’de Yahudiler yaşardı” kitabı Dünya Bankası’nın isteğiyle yazılmış bir kitap. Yazarı daha kitabın başında itiraf ediyor. “1995 Yılında Dünya Bankası emeklilerinin yayınladığı bir dergide.. emeklileri geçmişlerini yazmaya teşvik etmesi...”3. Yazarın özgeçmişinden öğreniyoruz ki, 1997 yılında Dünya Bankasından emekli olmuştur, ancak buyruk alındığında Dünya Bankasında gelişmekte olan ülkeler için çalışmaktadır.

          Peki, Dünya Bankası bir Yahudi’ye Kırklareli ile ilgili bir kitabı neden yazdırsın? Sadece Kırklareli’de mi yaşamış bu insanlar? Mersin’de, Van’da, Amasya’da yaşamamışlar mı?

          Yaşamışlar elbet... Kendi istekleriyle de topraklarımızdan ayrılmışlar. “Haluka” denilen, Amerika’da ve Avrupa’da toplanıp Filistin’de dağıtılan sadakalarla çalışmadan yaşamlarını devam ettirmek için İsrail’e, ‘kutsal topraklarına’ gitmişler.

          Okullarında mitolojideki ekili toprakların Tanrıçası Keresi okumuşlar; yalnız Trakya’da yetişen buğdayın bütün dünyayı doyurduğu günleri öğrenmişler4. Kırklareli bağlarının, Papazkarası şaraplarının tadını hiç unutmamışlar... Tabi ki, Kırklareli’de yaşadıklarını yazacaklar!...

          16. Yüzyıldan bu yana Türkler, Yahudileri hiçbir zaman bir düşman, bir esir ya da olası bir rakip olarak görmemişlerdir. Yahudiler onların insafına sığınmış konuklardı ve öylesi saf, dürüst bir toplum içine girmişlerdi ki!... Eğer kasap eti eksik tartmışsa, eksik tarttığı kadar et kalçasından kesip alınırdı. Kendi çevresine böylesi acımasız olabilen Osmanlı, Yahudiye hoşgörü gösterdi.  Ali Rıza Dursunkaya’nın 1948 yılında yazdığı Kırklareli kitabında yazdıklarını bir anımsayalım: “3-5 Kuruş Bedel-i Askeri vererek askerlikten muafiyet imtiyaz alan ve şu suretle aile yuvasıle iktisadi ve zirai işi başından bir dakika dahi ayrılmayan Rum, Bulgar ve Musevi unsuru hergün piyasada oynar, para kazanır, mekteplerini bu iktisadi duruma göre ayarlar, lisan öğrenir, seyahat eder, müşteri bulur ve Türk’ün Allahın güneşi altında çalışarak meydana getirdiği mahsulünü yok pahasına elinden üzüm olarak alır, şarap olarak ihraç eder ve altın olarak kasasına doldurur.”5

          Yahudilerin içinde yaşadıkları toplumun bireylerine bakışını Yazar bir güzel açıklamış: “Bir Yahudi kızı olan Sara ve yerel bir bankada memur olarak çalışan genç bir Türk birbirlerine aşık oldular ve evlendiler. Anlaşılan bu evlilik Türk tarafını fazla rahatsız etmedi. Ancak Sara’nın anne-babasının tepkisi sert oldu ve onu aralarından attılar. Kendisininki dahil birçok Yahudi aile ondan Sarika la Turka (Türk Sara) diye söz etmeye başladı ve cadı ilan edildi!

          Bana öyküyü anlatan Liza Salinas o sırada altı yaşındaydı. Liza uslu olmadığında, örneğin yemeğini bitirmediği veya zamanında yatmadığında annesi ona, ‘eğer beni dinlemezsen Sarika la Turka gece yarısı gelir, seni götürür ve bizi bir daha göremezsin!’ derdi. Liza öyle korkardı ki isteneni hemen yapardı.”6

          1995 Yılının “Hoşgörü Yılı” olması Birleşmiş Milletler tarafından kabul edildi. Çalışma programı 1993’te İstanbul’da yapıldı. İstanbul Bildirisinde “Hoşgörü barışın yeni adı olmalıdır” denilerek küresel karşı kültürün filizlenebileceği toprak hazırlandı. Bu hazırlıklar daha ne meyveler verecek; göreceğiz...

          Georges Gusdorf, “Biri kendini anlatıyor ya da yazıyorsa, yaşantısı üzerinden kendini arıyor demektir; bu, nesnel ve çıkar peşinde olmayan bir arayış değil, bir kendini haklı çıkarma çabasıdır” 7 demiş.

          Elyo Adato kendilerini yazıyor. Sanki Kırklareli’de kendilerinden başka kimse ticaretle uğraşmazmış gibi, her şeyin odağında kendileri varmış gibi yaşamlarını yazıyor. Emperyalist Ağababalarına karşı bağımsızlığı için tarihin ilk Kurtuluş Savaşını kazanan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden hiç söz etmiyor. Gariptir, üçyüzelli sayfalık kitabının hiçbir yerinde kendilerini de düşünerek “Ne mutlu Türküm diyene” diyen Atatürk’ten hiç söz etmiyor.

          Elyo Adato etnik ve dini ayrımcılığı körüklüyor. “Yeni Cumhuriyet rejimine göre, Ermeni, Rum ve Yahudiler kanun önünde eşitti. Ancak milli kimlik oluşturulurken genel kural, Müslümanların bu gruplardan kişileri temelde ve özellikle toplumsal yaşamda tam Türk vatandaşı olarak görmemeleriydi. Diğer yandan, Çerkezler, Boşnaklar (Müslüman Sırplar), Lazlar (Müslüman Rumlar), Pomaklar (Bulgar Müslümanları), Dönmeler (Müslüman Yahudiler), Kürtler ve Araplar gibi Müslüman olan fakat etnik olarak Türk olmayan vatandaşlar her açıdan Türk sayılırdı.” 8 Yazara, Türkiye Cumhuriyeti’nin laikliği ters gelmiş görünüyor.

          “Geleneksel Kırkpınar güreşleri o yıl 3 Temmuz 1934 Pazar günü yapılacaktı. Genelde güreşler Edirne’de olurdu. Ancak 1934 yılında, bilmediğim bir nedenden dolayı Kırklareli’ye taşındılar. Böylece Kırklareli’ye, bu küçük kasabanın ağırlamaya ne alışık ne de hazır olduğu sayıda yabancı  akın etti. Adatolar’ın akrabası Babacık Mitrani, o gün kahvesindeki iskemleleri tanesi 5 liradan (günümüzün parasıyla yaklaşık 45 dolar!) izleyicilere kiralayarak iyi para kazandı.” 9 Kitabın onaltıncı bölüm “Temmuz 1934 Olayları” böyle başlıyor. Kırkpınar güreşlerinden sonra dağılmayan topluluk Kırklareli’deki Yahudi evlerini basıyor. Yahudileri göçe zorluyor. Bu sosyal olayın gerekçesini Elyo Adato üstteki paragrafta nasıl da özetlemiş!...

          135 Yıllık Adato öyküsü kullanılarak anlatılan Yahudilik kitabın sonlarına doğru bir “televole yayınına” dönüyor. “Kendini haklı çıkarma” çabası okura sevimli görünmek düşüncesiyle olsa gerek iflas etmiş, onsekizinci bölüm “Nikahlara dair” tam bir “geyik muhabbeti” bölümü. “Tüm öyküler zifaf gecesi hakkındadır.” 10 demiş Yazar ve öykülerden sonra kitabını bitirmiş.

          Okuyucu para vererek aldığı kitapta boş sayfaları pek sevmez. Yazının başında alıntı yaptığımız “çamur”un hedefini kitabın ilk yapraklarında karşılıklı iki boş sayfanın üst köşesinde buluyoruz. İtalık ve çok küçük puntolarla yazılmış. “Sevgili Kızlarım... “ diye başlayan bir ithaf cümlesi. Gözlerden gizlenmiş ve okurun sindirimine bırakılmış!

          İyi numara ama, tam Yahudi işi !...

          “Aile öyküsünün esas bilgi kaynağı, aile üyeleriyle yaptığım mülakatlardır.” 11 demiş Yazar. Kitabının sonuna da “Mülakat Yapılan Kişiler” listesini eklemiş. 46 Kişi sayılıyor listede ve 45’i Yahudi ismi taşıyor. Aileden kalan bir kişi mi? Köy Enstitülerini kapatan “Köyleri Kalkındırma Derneği” davasından birisi... Onu çok iyi tanıyorsunuz...

 

 

                                                                                                     Hüseyin Kenan GÖREN

 

 

 

 Alıntılar:

1-   Bir Zamanlar Kırklareli’de Yahudiler Yaşardı. S. 15

2-  “Nefes Nefese”.  Ayşe Kulin, Remzi Kitabevi Aralık 2002. S. 169

3-  Bir Zamanlar Kırklareli’de Yahudiler Yaşardı. S. 17

4-  “Tanrıların Anadolu Toplantısı”. Sema Sandalcı. İstanbul 2003.

5-  “Kırklareli” . Ali Rıza Dursunkaya. Yeşilyurt Basımevi Kırklareli 1948. S. 91

6-  Bir Zamanlar Kırklareli’de Yahudiler Yaşardı. S. 236

7-  “Özyaşamöyküsünün Koşulları ve Sınırları”. Georges Gusdorf. Virgül- Eylül 2003. s.17.

8-  Bir Zamanlar Kırklareli’de Yahudiler Yaşardı. S. 272

9-  Bir Zamanlar Kırklareli’de Yahudiler Yaşardı. S. 249

10- Bir Zamanlar Kırklareli’de Yahudiler Yaşardı. S. 288

11- Bir Zamanlar Kırklareli’de Yahudiler Yaşardı. S. 20

 

Yararlanılan Kaynaklar:

- Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar. Mim Kemal Öke. Çağ Yay. İst.1991.

- Masonluk ve Rotaryenlik. Hulki Cevizoğlu. Beyaz Yay. İst.1998.

- Yeni Düzen. Yağmur Atsız. Çağdaş Yay. İst. 1992.

- ABD’de İsrail Lobisi. Paul Findley. Pınar Yay. İst. 1994.

- Derin Dünya Devleti. Atilla Akar. Timaş Yay. İst. 2003

Hiç yorum yok: