“Adato ailesi taşıdığınız genlerin yarısının kaynağıdır.”
1
Günümüz insan ilişkilerinde ırk, gen, soy gibi özelliklerin belirleyici olmadığını
kabul etmemize karşın kitabın başında okuduğumuz bu sözcükler yüreğimizi
buruyor. Sanki ana-babalarımıza, atalarımıza bir iftira, bir çamur atılmış
gibi...
Oysa aydın duygularla okumaya başladığımız kitabın daha ikinci
tümcesinde, önsözdeyiz.
“Bana seslenmiyor, bir yanlışlık olmalı” diyoruz ve o sözlerin hedefini
kitapta aramaya başlıyoruz.
Elyo Adato yazmış kitabı. Adı başlıktaki gibi ve Erol Haker adıyla, 2002
yılında İletişim yayınlarından çıkmış. Yayımlanmamış İngilizce yazmadan Natali
Medina çevirmiş.
Gerçek adını sanki “Varlık Vergisi” hala varmış gibi gizleyen ve nedense
kitabını ingilizce yazan yazarın niyetinin özellikle Kırklarelili
okurlarınca sorgulanması gerektiğini
düşünüyoruz.
Kitabı elimize ilk aldığımızda yöre tarihi ile ilgili bilgiler bulma
ümidiyle heyecanlanıyoruz. Kitap kapağının ön ve arkasında köşe kapmış resimde
bir yüz dikkat çekiyor; yüz yazarın. Bu resim, kitabın özetini ve yazış
niyetini yazarın yüzündeki sinsice sırıtışla daha kitabın kapağında bize
veriyor.
Sayfaları dolduran konu, kitabın adından da anlaşılacağı gibi
Kırklareli’ye yerleşen ve orada 135 yıl yaşayan Adato ailesinin öyküsü içinde
Yahudi yaymacalığı...
Gizemci inanışların etkisiyle yeterince bilinmeyen Yahudi geçmişi onca
anlamsızlığına karşın dünyanın geleceğine şekil verme uğraşında. Tanrıları
Yahova’nın Eski Ahit’te “vaad ettiği”, “Nil’den Fırat’a kadar tüm bölgelerin
Yahudi yerleşimine açılması” isteği gerçekleştirilmek üzere.
Yahudi masalını kısaca yinelemekte
yarar var:
Şu
anda kalıntıları Amerikan askerlerinin ayakları altında olan Mezopotamya’nın
dörtbin yıl önceki Ur kentinde Terah adında bir adam yaşıyormuş. Terah o
günlerde herkesin taptığı putları yaparak geçimini sağlıyormuş. Oğlu İbrahim
bir gün eline geçirdiği bir balta ile bütün putları kırmış. Terah kızmış ve
oğluna sormuş:
-
Niçin kırdın bütün putlarımızı?
-
Ben kırmadım baba, onlar kavga ettiler ve birbirlerini parçaladılar!
- Yalan söylüyorsun! Bu putların
yerlerinden kıpırdamayacaklarını biliyorsun. Sen kırdın onları...
-
Peki baba, bu putların elinden bir şey gelmiyorsa ne işe yararlar?
Bu
soru Terah’ı değiştirmiş. Ailece Ur kentinden ayrılmışlar. Kenan adı verilen
yere gelmişler. Kenan halkı İbrahim’e Dicle ve Fırat’ı “aşıp gelen” anlamına
gelen İbri adını vermişler. Ailesine de İbriler (İbraniler) demişler.
Put kırıcı İbrahim’in sülalesi hızla çoğalmış. Oğlu İshak’ın çocuğuna
İsrail, ondan olanlara da İsrailliler (=Beni İsrail) adı verilmiş. Sonraki
yıllarda Kenan ve çevre ülkelerde kıtlık olmuş, İbraniler de aç kalmamak için
Mısır’a gitmişler.
Yahudilerin; Firavun, Musa, asa, kölelik masalları o günlerden günümüze
dek taşınmış. Amerikan filmcileri tarafından kezlerce perdede oynatılan bu
masalları artık herkes bilmekte. İbraniler Mısır’dan daha önce beğenmeyip
ayrıldıkları, tanrı tarafından kendilerine “vaat edilen topraklar”a Kızıldeniz’i boydan boya yararak dönmüşler.
Filistin’de Birleşik İsrail Krallığını kurmuşlar. Kral Saul, Kral Davut, Kral
Süleyman zamanında rahat yaşamışlar ama bölünmüşler. Kuzeyde İsrail krallığı,
güneyde Yuda krallığı oluşmuş. İnandıkları tanrı Yehova onları koruyamamış ve
saldırganlarca köle yapılıp başka topraklara dağılmışlar.
Yuda krallığından gelenler Yehudiler olarak anılmışlar ve dinlerine
Yahudilik denmiş.
Pers Kralı Kiros onların ülkelerine dönmelerine izin vermiş. Kudüs’te
Kutsal Tapınaklarını yeniden kurmuşlar. Katip Ezra diye bir adam başlarından
geçen olayları, efsaneleri, kanunları kitaplar haline getirmiş. Bu derlemelere
Ahit denmiş ve Yahudilerin kutsal kitapları olmuş.
Perslerin zayıflamasıyla ilkin Yunanlar sonra da Romalılar İsrail’i ele
geçirmişler. Yahudiler yine çeşitli ülkelere dağılmışlar. Sezar, Yahudi
sürgününün başlangıcı olmuş.
19. Yüzyılın sonuna doğru Viyanalı doktor Thodor Herzl, Yahudilerin
topraklarına yine dönme isteklerini (=Siyonizm) bir kitapla canlandırmış. Adı
Kudüs’deki “Zion” dağından alınan ilk siyonist kongresinden elli yıl sonra,
Yahudi devleti Filistin’de yine kurulmuş.
1948 Yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu bir İsrail devleti
kurulması kararını vermiş. Bu kararın hemen sonrasında, tam onbir dakika sonra
Washinton, Tel Aviv hükümetini ve İsrail devletini resmen tanıdığını tüm
dünyaya bildirmiş.
Yahudiler iyi bir yaşamın ancak topluluk içinde yaşanabileceğine
inanırlar. Onlara göre “bir Yahudi dua etmek istediği zaman bile, hiç değilse
on dindaşını bu duaya katılmak için bir araya getirmelidir.”
Onların günümüze kadar gelen temel inancına göre “Tanrı, tarihi ve bütün
ulusların yazgısını, kendi tanrılığını kabul edip tek bir halk olarak
bütünleşecek biçimde düzenlemiştir. İsrailoğulları da Tanrı’nın bu tasarısını
sonuçlandırmak, onun gerçekliğine ve yasalarına tanıklık ederek bunları
yeryüzündeki öteki halklara bildirmek üzere aracı olarak seçilmiştir“.
Yakın zamana kadar diğer uluslar gibi kendi toprağı, devleti ve ordusu
olmayan Yahudiler içlerinde yaşadıkları ulusu “içeriden” ele geçirmeye
çalışmışlardı. Var olmalarını; kendi kimliklerini koruyarak ve başkalarınınkini
bozarak sağlamışlardı. Yüzyıllar süren bu varolma uğraşı onlarda entrikacı,
hileci, komplocu bir kişilik yaratmış. Dinsel geleneklerindeki “seçilmiş ulus”
sanıları kendilerini “dünyanın efendileri” olma psikolojisine sürüklemiş.
Psikologlar büyüklenmenin kökeninde büyük bir aşağılık kompleksinin
olduğunu söylerler ama bu inanç onlara diğer uluslara tepeden bakma huyunu
vermiş. Diğer dinlerin yasakladığı tefecilikle uğraşmak her toplumda Yahudilere
kalmış. Geleneklerine ve birbirlerine bağlı yaşamaları zenginliklerini
arttırmış.
“...keskin kılıçlarını saban demiri, mızraklarını bağ bıçağı yapacaklar;
millet millete karşı kılıç kaldırmayacak ve bir daha savaş sanatı
öğrenilmeyecektir.” (Eski Ahit, İş’aya 2:4)
Eski Ahit, yani Tevrat böyle yazmaktadır. Oysa Yahudiler hiçte böyle
davranmıyorlar. Günümüzde İsrail
devletinin uygulamalarından kutsal kitaplarının rafa kaldırıldığını görüyoruz.
Geçtiğimiz haftalarda Suriye’yi bombalamaları bu düşünceyi yeterince
kanıtlamaktadır.
Yahudileri az veya çok tanıyanların ortak görüşü: “ tek tanrıları
vardır, o da para...” derler. Bu para da ABD dolarıdır. 1 Amerikan dolarının
üzerinde bugün İsrail bayrağında da bulunan altıköşeli kral Davud’un yıldızı ve
piramit üzerinde göz bulunmaktadır. Aynı
simgeleri İsrail parlamentosunun yedi kollu şamdanıyla birlikte masonlar da
kullanmaktadır. Bu birliktelik sadece simgelerde kalmaz.
Küreselleşme dünyanın Amerikanlaşmasıdır.
Kabala tasarımlı bir mason cumhuriyeti olan Amerika’da Yahudilerin ve
masonların etkilerinden söz etmeye hiç gerek yok. Her şey ortada... Dünya
Bankasıyla, IMF’siyle, Dünya Ticaret Örgütüyle ve artık kanlı zorbalıklarıyla
Yahudiler, inancları olan “Tanrının imparatorluğu”nu kurmaya çalışıyorlar.
Küreselleşme sadece ekonomik bir olgu değildir. Ulus karşıtı tutumların,
kişiyi yabancılaştıran, devleti küçülten davranışların ve ulusal kültürü
yozlaştıran etkinliklerin yaşandığı bir “Yeni Dünya Düzenidir”.
Birçok kişi için yazın ve sanat etkinlikleri siyaset dışı, sadece
estetik bir uğraş gibi gelebilir, oysa gerçek böyle değildir. Çok satan bir
yazarımız “Yahudiler, rüzgarla savrulan ve düştükleri topraklara bereket
taşıyan tohumlara benzer,”2 diye yazdığında
Filistinlilerin, Suriyelilerin üzerine yağan bombaları unutturamaz.
Erol Haker hiçte masum değildir... Bir gün kalkıp Birleşmiş Milletler
kürsüsünde “biz oralarda yaşadık, bakın kitabını bile yazdık” deyiverir.
“Bir Zamanlar Kırklareli’de Yahudiler yaşardı” kitabı Dünya Bankası’nın
isteğiyle yazılmış bir kitap. Yazarı daha kitabın başında itiraf ediyor. “1995
Yılında Dünya Bankası emeklilerinin yayınladığı bir dergide.. emeklileri
geçmişlerini yazmaya teşvik etmesi...”3.
Yazarın özgeçmişinden öğreniyoruz ki, 1997 yılında Dünya Bankasından emekli
olmuştur, ancak buyruk alındığında Dünya Bankasında gelişmekte olan ülkeler
için çalışmaktadır.
Peki, Dünya Bankası bir Yahudi’ye Kırklareli ile ilgili bir kitabı neden
yazdırsın? Sadece Kırklareli’de mi yaşamış bu insanlar? Mersin’de, Van’da,
Amasya’da yaşamamışlar mı?
Yaşamışlar elbet... Kendi istekleriyle de topraklarımızdan ayrılmışlar.
“Haluka” denilen, Amerika’da ve Avrupa’da toplanıp Filistin’de dağıtılan
sadakalarla çalışmadan yaşamlarını devam ettirmek için İsrail’e, ‘kutsal
topraklarına’ gitmişler.
Okullarında mitolojideki ekili toprakların Tanrıçası Keresi okumuşlar;
yalnız Trakya’da yetişen buğdayın bütün dünyayı doyurduğu günleri öğrenmişler4.
Kırklareli bağlarının, Papazkarası şaraplarının tadını hiç unutmamışlar... Tabi
ki, Kırklareli’de yaşadıklarını yazacaklar!...
16. Yüzyıldan bu yana Türkler, Yahudileri hiçbir zaman bir düşman, bir
esir ya da olası bir rakip olarak görmemişlerdir. Yahudiler onların insafına
sığınmış konuklardı ve öylesi saf, dürüst bir toplum içine girmişlerdi ki!...
Eğer kasap eti eksik tartmışsa, eksik tarttığı kadar et kalçasından kesip
alınırdı. Kendi çevresine böylesi acımasız olabilen Osmanlı, Yahudiye hoşgörü
gösterdi. Ali Rıza Dursunkaya’nın 1948
yılında yazdığı Kırklareli kitabında yazdıklarını bir anımsayalım: “3-5 Kuruş
Bedel-i Askeri vererek askerlikten muafiyet imtiyaz alan ve şu suretle aile
yuvasıle iktisadi ve zirai işi başından bir dakika dahi ayrılmayan Rum, Bulgar
ve Musevi unsuru hergün piyasada oynar, para kazanır, mekteplerini bu iktisadi
duruma göre ayarlar, lisan öğrenir, seyahat eder, müşteri bulur ve Türk’ün
Allahın güneşi altında çalışarak meydana getirdiği mahsulünü yok pahasına
elinden üzüm olarak alır, şarap olarak ihraç eder ve altın olarak kasasına
doldurur.”5
Yahudilerin içinde yaşadıkları toplumun bireylerine bakışını Yazar bir
güzel açıklamış: “Bir Yahudi kızı olan Sara ve yerel bir bankada memur olarak
çalışan genç bir Türk birbirlerine aşık oldular ve evlendiler. Anlaşılan bu
evlilik Türk tarafını fazla rahatsız etmedi. Ancak Sara’nın anne-babasının
tepkisi sert oldu ve onu aralarından attılar. Kendisininki dahil birçok Yahudi
aile ondan Sarika la Turka (Türk Sara) diye söz etmeye başladı ve cadı ilan
edildi!
Bana öyküyü anlatan Liza Salinas o sırada altı yaşındaydı. Liza uslu
olmadığında, örneğin yemeğini bitirmediği veya zamanında yatmadığında annesi
ona, ‘eğer beni dinlemezsen Sarika la Turka gece yarısı gelir, seni götürür ve
bizi bir daha göremezsin!’ derdi. Liza öyle korkardı ki isteneni hemen
yapardı.”6
1995 Yılının “Hoşgörü Yılı” olması Birleşmiş Milletler tarafından kabul
edildi. Çalışma programı 1993’te İstanbul’da yapıldı. İstanbul Bildirisinde
“Hoşgörü barışın yeni adı olmalıdır” denilerek küresel karşı kültürün
filizlenebileceği toprak hazırlandı. Bu hazırlıklar daha ne meyveler verecek;
göreceğiz...
Georges Gusdorf, “Biri kendini anlatıyor ya da yazıyorsa, yaşantısı
üzerinden kendini arıyor demektir; bu, nesnel ve çıkar peşinde olmayan bir
arayış değil, bir kendini haklı çıkarma çabasıdır” 7
demiş.
Elyo Adato kendilerini yazıyor. Sanki Kırklareli’de kendilerinden başka
kimse ticaretle uğraşmazmış gibi, her şeyin odağında kendileri varmış gibi
yaşamlarını yazıyor. Emperyalist Ağababalarına karşı bağımsızlığı için tarihin
ilk Kurtuluş Savaşını kazanan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden hiç söz etmiyor.
Gariptir, üçyüzelli sayfalık kitabının hiçbir yerinde kendilerini de düşünerek
“Ne mutlu Türküm diyene” diyen Atatürk’ten hiç söz etmiyor.
Elyo Adato etnik ve dini ayrımcılığı körüklüyor. “Yeni Cumhuriyet
rejimine göre, Ermeni, Rum ve Yahudiler kanun önünde eşitti. Ancak milli kimlik
oluşturulurken genel kural, Müslümanların bu gruplardan kişileri temelde ve
özellikle toplumsal yaşamda tam Türk vatandaşı olarak görmemeleriydi. Diğer
yandan, Çerkezler, Boşnaklar (Müslüman Sırplar), Lazlar (Müslüman Rumlar),
Pomaklar (Bulgar Müslümanları), Dönmeler (Müslüman Yahudiler), Kürtler ve
Araplar gibi Müslüman olan fakat etnik olarak Türk olmayan vatandaşlar her
açıdan Türk sayılırdı.” 8 Yazara, Türkiye
Cumhuriyeti’nin laikliği ters gelmiş görünüyor.
“Geleneksel Kırkpınar güreşleri o yıl 3 Temmuz 1934 Pazar günü
yapılacaktı. Genelde güreşler Edirne’de olurdu. Ancak 1934 yılında, bilmediğim
bir nedenden dolayı Kırklareli’ye taşındılar. Böylece Kırklareli’ye, bu küçük
kasabanın ağırlamaya ne alışık ne de hazır olduğu sayıda yabancı akın etti. Adatolar’ın akrabası Babacık
Mitrani, o gün kahvesindeki iskemleleri tanesi 5 liradan (günümüzün parasıyla
yaklaşık 45 dolar!) izleyicilere kiralayarak iyi para kazandı.” 9
Kitabın onaltıncı bölüm “Temmuz 1934 Olayları” böyle başlıyor. Kırkpınar
güreşlerinden sonra dağılmayan topluluk Kırklareli’deki Yahudi evlerini
basıyor. Yahudileri göçe zorluyor. Bu sosyal olayın gerekçesini Elyo Adato
üstteki paragrafta nasıl da özetlemiş!...
135 Yıllık Adato öyküsü kullanılarak anlatılan Yahudilik kitabın
sonlarına doğru bir “televole yayınına” dönüyor. “Kendini haklı çıkarma” çabası
okura sevimli görünmek düşüncesiyle olsa gerek iflas etmiş, onsekizinci bölüm
“Nikahlara dair” tam bir “geyik muhabbeti” bölümü. “Tüm öyküler zifaf gecesi
hakkındadır.” 10 demiş Yazar ve
öykülerden sonra kitabını bitirmiş.
Okuyucu para vererek aldığı kitapta boş sayfaları pek sevmez. Yazının
başında alıntı yaptığımız “çamur”un hedefini kitabın ilk yapraklarında
karşılıklı iki boş sayfanın üst köşesinde buluyoruz. İtalık ve çok küçük
puntolarla yazılmış. “Sevgili Kızlarım... “ diye başlayan bir ithaf cümlesi.
Gözlerden gizlenmiş ve okurun sindirimine bırakılmış!
İyi numara ama, tam Yahudi işi !...
“Aile öyküsünün esas bilgi kaynağı, aile üyeleriyle yaptığım
mülakatlardır.” 11 demiş Yazar. Kitabının
sonuna da “Mülakat Yapılan Kişiler” listesini eklemiş. 46 Kişi sayılıyor
listede ve 45’i Yahudi ismi taşıyor. Aileden kalan bir kişi mi? Köy
Enstitülerini kapatan “Köyleri Kalkındırma Derneği” davasından birisi... Onu
çok iyi tanıyorsunuz...
Hüseyin Kenan GÖREN
Alıntılar:
1- Bir
Zamanlar Kırklareli’de Yahudiler Yaşardı. S. 15
2- “Nefes
Nefese”. Ayşe Kulin, Remzi Kitabevi
Aralık 2002. S. 169
3- Bir
Zamanlar Kırklareli’de Yahudiler Yaşardı. S. 17
4-
“Tanrıların Anadolu Toplantısı”. Sema Sandalcı. İstanbul 2003.
5- “Kırklareli”
. Ali Rıza Dursunkaya. Yeşilyurt Basımevi Kırklareli 1948. S. 91
6- Bir
Zamanlar Kırklareli’de Yahudiler Yaşardı. S. 236
7-
“Özyaşamöyküsünün Koşulları ve Sınırları”. Georges Gusdorf. Virgül-
Eylül 2003. s.17.
8- Bir
Zamanlar Kırklareli’de Yahudiler Yaşardı. S. 272
9- Bir
Zamanlar Kırklareli’de Yahudiler Yaşardı. S. 249
10- Bir Zamanlar Kırklareli’de Yahudiler Yaşardı.
S. 288
11- Bir Zamanlar Kırklareli’de Yahudiler Yaşardı.
S. 20
Yararlanılan Kaynaklar:
- Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar. Mim
Kemal Öke. Çağ Yay. İst.1991.
- Masonluk ve Rotaryenlik. Hulki Cevizoğlu. Beyaz
Yay. İst.1998.
- Yeni Düzen. Yağmur Atsız. Çağdaş Yay. İst. 1992.
- ABD’de İsrail Lobisi. Paul Findley. Pınar Yay.
İst. 1994.
- Derin Dünya Devleti. Atilla Akar. Timaş Yay.
İst. 2003
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder