24 Ekim 2025 Cuma

AĞAÇDENİZİNDE...


 

   Eski Zağra'da, otel odasının üç günlük yalnızlığı mıydı beni bu yazıyı yazmaya zorlayan, yoksa son yıllarda beynimin içini burgulayan, gece gündüz aklımdan çıkmayan: "Babamın yüz yıl önce doğduğu evi görme" merakı mıydı?

   Yetmiş yaşındayım; çılgınlıktı belki ama Tekke köye, şimdiki adıyla Bogomilova'ya gittim ve o evi gördüm.

   Çılgınlık; tek kelime Bulgarca ve Kiril harflerini bilmeden, merak ettiğim o topraklara her yanı sağlam bir genç gibi gitmekti.

   Giderken telefonuma yüklediğim harita ve dil çevirisi yapan sanal düzenekler de biricik güvencemdi.

   Evet, Babam yüz yıl önce Bulgaristan'ın Eskizağra - Tekke köyünde doğmuş, iki yaşında dedemlerin kucağında Trakya'ya, Türkbey'e gelmiş.

   Oraları gidip gördükten sonra "Ben olsam gelir miydim?" dedim kendi kendime… Yaşamımız nasıl değişirdi bilemiyorum ama şu anda yüreğimden "oralarda kalmak" geçiyor, oraları görünce her baskıya direnseydiler diyorum.

   O günün koşullarında öyle karar vermişler. Tekke köydeki her şeylerini; evlerini barklarını, sevdiklerini, kültürlerini bırakıp gelmişler…

   Huzurla uyusunlar; yüz yıldır Türkbey'de babam, dedem, büyük dedem ve eşleri…

   Macırlık…

   Muhacirlik; göçmenlik yani…

   Atalarım, soyunun yaşadığı topraklara yarım asır sonra dönüp yeni bir devlette, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün gölgesinde yeni bir yaşam kurmuşlar kendilerine…

   Geldikleri topraklarda mutlu olmuşlar mı?

   Karınları doymuş, çevrelerine yarar sağlamış, kültürlerini bekledikleri gibi gönüllerince yaşamışlar mı?

   Yarım yüzyıllık, yanıtlanmamış sorular…

   Bir Pazar sabahı otobüsle Kapıkule'den kolayca çıkıp horozlar öterken Hasköy'e vardık.

   Hasköy, bizim Vize gibi; hele otogarı Vize'dekinin tıpkısı.

   Yabancılık yok, çevredeki herkes Türkçe konuşuyor ama tabelalarda yazan Hasköy, "H" ile değil "X" ile başlıyor.

   Çevremde candan sarılacağım ne kadar çok İbrahim Kamberoğlu, ne kadar çok Ahmet Türkay var.

   Bir saat içinde otogara yanaşan minibüsteki birkaç yolcu ile Eskizağra'ya doğru yola çıktık.

   Kara minibüs; geniş bir asfalt yoldan, sararmış tarlaları ve minaresiz köyleri göstere göstere büyük bir kente girdi. 

   Binbir düşünceyle bakıp geçtiğim bu topraklar önceden ormanlıkmış.

   Nazım'dan biliyorum bu toprakları…

   'Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Destanı'nda:

   "Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz,

   Demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz." diye anlatır.

   Nazım; Bedreddin'in İznik'ten, Kastamonu'ya yani "İsfendiyar'a varıp bir gemiyle Eflak eline geçtiğini" yazar, "Andan gelip Ağaçdenizine girdi" der.

   Bedreddin'in annesi oralıdır.

   Bedreddin'in doğum yeri Zağra Ovası'nın kuzeyindeki Simaven diye de anılan bugünkü adıyla Razgrad - Hezar'dır. Bir diğer adıyla Gagauzların Doçka dediği, Doça dediği kasabadır.

   Ana kucağına, Ağaçdenizi'ne gelir, geldiğini duyan yanına koşar.

   Zağra Ovası'nda yaşanan o günleri anlatan Nazım: "Her taraftan birçok halk yanına toplandılar. Bilumum halkın kendisiyle birleşmesine remak kalmış idi" der.

   Biliyorum, Ağaçdenizi'nde toplanan "birçok halkın" içinde benim atalarım da vardı.

   Bu nedenle görmeyi çok isteyerek geldiğim Eskizağra'da, Tekke köyde işte bu insanların torunlarının yaşadığını sanıyor, daha da heyecanlanıyorum.

   Eskizağra otogarı küçücük.

   Kent, Balkanlara koşut uzanan Sredna Dağı'nın güney eteklerinde Zağra ovasına bakan Beroia adlı eski bir Trak yerleşkesi imiş. Bulgar gençlerine okutulan tarih kitaplarına göre, 93 Harbinde Osmanlılar tarafından yakılıp yıkılınca yeniden modern bir kentleşme anlayışıyla yeniden kurulmuş.

   Bulgarların dilinde Stara eski demekmiş, Zagora da orman…

   Yemyeşil geniş parkları birbirlerine bağlayan cetvelle çizilmiş geniş caddeler ve başınızı çevirdiğiniz her yerde görebildiğiniz, sıralanmış; olasılıkla komünist dönem ürünü sekiz - on katlı apartmanlar…

   Her an içilecek kadar temiz ve berrak su akan çeşmeleriyle, heykellerle dolu parkların yanı sıra Eskizağra'da yedi tane müze var. Dinler Müzesi, Bölgesel Tarih Müzesi, kent içinde 7 dönümlük alana yayılan ve ilginç mozaikler barındıran Augustra Trayana adlı antik kalıntıları, tarih müzesinin karşısında sanat galerisi, Devrimci Şair Geo Milov'un evi ve yapıtlarının sergilendiği Brewey Müzesi görülesi yerler arasında.

   Öğlen saatlerinde geldiğim Eskizağra otogarında hayal kırıklığıyla karışık ilk şaşkınlığımı yaşadım. Bilgi almak için yanına gittiğim kişiler Türkçe konuştuğumu görünce bana sırtını döndü. Danışma gişesindeki kadın hiç bir iş yapmadığı halde çok işi varmış havalarında yüzünü asarak eliyle uzaklaşmamı belirtti.

   Otogarda konuşacak kimse bulamayınca yola çıktım. Bir taksi durağına gittiğimde de aynı tutumla karşılaştım.

   Telefonumdaki harita düzeneğinden incelediğim kadarıyla, gelmeden önce Tekke köye yakın olsun diye yer ayırttığım otel, kentin batısındaki taşra mahallesi Zheleznik'de ve otogardan dört kilometre uzaktaydı. Kent içinde cadde ve sokakları, cadde üzerinde nerede olduğumu ve hedefimi telefonumdan görebiliyordum.

   Havanın sıcağına karşın ağaçların altından uzanıp giden yol kenarındaki geniş kaldırımlar beni kandırdı ve yürümeye karar verdim. Belki bir lokantaya oturur, yer içer dinlenirim diye düşündüm.

   Kaldığım sürece bulamadığım gibi yolumun üzerinde de hiç lokanta veya yemek yiyebileceğim bir yer yoktu.

   Kent dışında karşılaştığım büyük alışveriş merkezine daldım. Raflardan içecek ve hamur işi paketlenmiş bir şeyler aldım.

   Otele vardığımda oldukça terli ve yorgundum, giriş işlemlerini doğal işaret dili ve bol leva ile yapıp kendimi odama, duşa attım.

   Sözde bir gün sonra gidecektim Tekke köye; duramadım, düştüm yollara…

   Köy, otelden dört km. batıdaydı. Yoğun araç gidiş-gelişleri olan yol üzerinde Trakya Üniversitesi yerleşkesi de olunca Tekke köy ile Eskizağra bitişik gibiydi. 

   Yola çıkıp bir durakta beklemeye başladım. Farklı mahallelere giden değişik numaralı toplu taşıma araçlarını durdurup sürücülere Tekke köyün şimdiki adını; "Bogomilova"yı söylüyordum.

   Bir saati geçen uğraştan sonra '24 numaralı toplu taşıma aracının köye gittiğini' öğrendim.  

   Ne yazık ki düşünmediğim, hiç hesaba katmadığım engel o günün Pazar günü olmasıymış…

   Yol boyunca uzanan köye vardığımda güneş batmak üzereydi ve o gün için orada geçirebileceğim bir saat zamanım vardı.

   Otobüsten geniş bir meydana bakan durakta indim.

   Köy yükseldikçe sıklaşan ağaçları olan bir dağın yamacındaydı.

   Ağaçların arasında asfalt yollar ve bakımlı bahçelerin içinde iki-üç katlı modern konaklar göze çarpıyordu. 

   Durağın yanında sebze ve meyve kasalarını kaldırıma sermiş geniş bir dükkanı, yolun öbür yanında iki katlı Sovyet zamanı yapıldığı belli olan küçük pencereli ve kapısı zincirli kilitle kapalı resmi daire vardı. 

   Önce dükkana girdim, Türkçe anlaşabileceğim kimse olup olmadığını sordum. Tezgahın ardındaki iki kişi birbirlerine baktılar. Ne dediğimi anlamadıklarına şaşırmadım. "Türkçe" diye yineledim. Biri tezgah ardından çıkıp benim kolumu çekerek dışarı çıkardı ve karşı tepeyi göstererek "Türko maalle" dedi.

   Yolun karşısındaki kapalı resmi dairenin yanında, ulu çınar ağacının altında yuvarlak oturup laflayan yaşlı kadınları gördüm. Yanlarına gidip, "Aranızda Türkçe bilen var mı?" diye sordum. Konuşmalarını bölüp bana anlamsız baktılar. Onları rahatsız etmiştim.

   Yol boyunca meydanın ortasına doğru yürüdüm. Bol sulu bir çeşmenin yanında durdum. Kalın borudan gelip delikli taşa akan, hayvanların içebileceği üç gözlü uzunca yalağı su dolu eski bir çeşmeydi. Şişemdeki suyu tazeledim, yüzümü buz gibi suyla yıkadım.

   Doğrulup çeşmenin ardına yukarılara baktım; işte aradığım yerler oralar olmalıydı.

   Akira Kurosava'nın son 'Düş'ü, "Su Değirmenleri Köyü"nün gezgini sandım kendimi.

   Yeşilliklerin, bahçelerin arasından inen yolda yavaş yavaş inen bir yaşlı kadına takıldı gözüm. Kan çekiyor derler ya, birkaç yıl önce İstanbul'da toprağa verdiğimiz halama ne çok benziyordu.

   Yaklaşınca, "Türkçe konuşabiliyor musun?" diye sordum.

   Kırışık, yorgun yüzü güzelleşti. Gülümseyerek, "Ne istiyorsun be kızanım?" dedi. Neredeyse sarılıp öpecektim.

   "Benim babam yüz yıl önce bu köyde doğmuş. Onun doğduğu evi, kalan akrabalarım varsa onları görmek istiyorum. Tanıdığını düşünerek seni rahatsız ettim," dedim.

   "Söyle bakayım kimlerdenmiş senin baban?" diye sordu.

   "Dede tarafıma Beyitin Ali derlermiş, Dedemin kardeşi Şerban halam geçtiğimiz yıllarda ölmüş. Belki tanımışındır?" dedim.

   "Tanımam mı? Şerban bizim büyüğümüzdü. Kocası Hakkı öğretmen değil mi? Köyde onları tanımayan, sevmeyen yoktur. Kızları vardı bilir misin?"

   Hemen telefonumda sakladığım fotoğraflarını buldum, gösterdim.

   Özlemle, saygıyla baktı: "Kızları vardı, üç kız… Biri mimardı, Sofya'da… Geçen yıl öldüğünü duyduk. Amerika'ya kızının yanına gitmişti. Orada kalmış. Hepsi öldü kızların. Kızanları da ara kere gelirlerdi. Şimdilerde hiç arayan soran yok. Kimseleri kalmadı ki!"

   "Onların yaşadığı evi bana gösterir misiniz? O evde yaşamış dedemler, orada doğmuş olmalı babam."

   "Olur be kızanım, ama ben bakkaldan alacaklarımı alayım götürürüm seni oraya," dedi.

   Telefonun saatine baktım. Dönüş için son aracın gelmesine beş dakika vardı. Yarın için daha geniş zamanda gelmek istedim. "Yarın gelsem, biliyorsun bu gün Pazar, son arabayı kaçırırsam başka araç bulamam. Yürüyerek de dönmek zor."

   "Olur," dedi yaşlı hanım. "Yarın saat 10'da burada ol. Burada olmasam da bak benim evim karşı tepedeki sarı ev. Gel beni bul, e mi?"

  Sevindim. Sözleştik, sabah burada olacaktım.

  Bakına bakına meydanı geçip durağa ilerlerken Bulgaristan'a gelirken okuduğum o kitap aklıma geldi. Yaklaşık yüz elli yıl önce buraları yazmış, Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi: "Tarihçe-i Vak'a-i Zağra", yayınlanan adıyla "Zağra Müftüsünün Hatıraları" kitabını…

   "Belki Hakkı Eniştem bilirdi ama sanırım şu anda bu meydanın geçmişini soracağım, konuşacağım kimse yoktur buralarda; oysa o kitabın birkaç yerinde söz edilen 'Karagöz Meydan'ı burası olmalı diye düşündüm.

   Kitapta, 93 Harbi diye anılan 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı sırasında Eskizağra'da buranın adı idamların yapıldığı Karagöz Meydanı olarak geçiyordu.

   "O zaman otur oturduğun yerde," diyeceksiniz biliyorum ama günün bitiminde o an, güneş batınca insanı saran o alaca karanlıktaki insanın yalnızlığı yok mu?

   Hele de, sevdiklerinden uzaktaysa…

   24 Numaraya bindiğimde hava kararıyordu.

   Eskizağra'da insanın yolunu yitiriverme duygusu yok.

   Otelin durağında inmedim ve dört km. daha öteye, kentin göbeğine gittim. Araçtan nerede inersem ineyim, birbirine koşut ve birbirine benzer caddelerde batıya doğru gittiğimde yolumu doğrultuyordum.

   Caddeler birbirleriyle ilgisiz insanlarla doluydu.

   Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar…

   Özellikle parklarda oturan yaşlılar ve koşuşturan çocuklarını gözleyen anneler…

   Genç erkekler nerelerdeydi?

   24 numaradan, yaşlı kadınla sabah sözleştiğimiz zamandan önce indim Tekke köydeki "Karagöz alanına"…

   Yarım saat daha fazla beklememe karşın kadın, buluşma yerimize gelmedi. Gösterdiği sarı evi bulmak için yüzümü yıkayıp suyumu içtikten sonra çeşmenin ardındaki yokuşa vurdum kendimi.

   Bahçeler içinde ne güzel konaklar vardı. Yeşil ağaçların arasından "Türko maalle"ye doğru bakımlı sokaklardan yürüdüm. Konuşabileceğim bir insanı görebilmek için çevreme, evlere, bahçelere bakıyordum. Tek tük gördüğüm insanlara Türkçe konuşabilme ümidiyle yaklaştım ama hiçbirisi ilgilenmedi.

   Tekke köyün yukarılarına çıktığımda öğlen sıcağı iyice bastırmış, dilim damağıma yapışmıştı.

   Aşağıdan gelen bir arabaya konuşabilmek amacıyla yaklaştım, gaza bastı gitti. Arkasından gelen bir aracı durdurmak istedim. Yavaşladı ve yolun hemen yanındaki evin alt garajının otomatik kapısını açarak girdi. Araçtan birinin inmesini heyecanla bekledim.

   İndi ve sordum: "Türkçe biliyor musunuz?"

   Tedirgin olmuştu. "Ne arıyorsunuz?" dedi.

   Çok sevindiğimi belirterek saatlerdir konuşabileceğim birini aradığımı söyledim: "Babam, yüz yıl önce bu köyde doğmuş. Ben Türkiye'den babamın doğduğu evi, akrabalarımı bulmak için Tekke köye geldim ama hiç kimseyi bulamadım. Yardımcı olur musunuz?" dedim.

   "Ben sizi anneme götüreyim, o emekli öğretmen. Eski insanları tanır. Sizinle konuşmak onu mutlu edecektir," dedi ve aracına yine bindi. Ben de yanına bindim ve daha da yukarılara doğru tırmanmaya başladık.

   "Benim adım Sabri," dedi. "Emekli oldum. Buralarda eskilerden kimse kalmadı. Ölenlerin yanı sıra buraları bırakıp gidenler çoktur. Gençler de kendi dertlerine düştü. Gençler buradaki yaşlıları, analarını babalarını bile haftada bir görmeye ancak geliyorlar"…

   Yukarılarda, bahçe kapısından yeşillikler arasında iki katlı eve doğru uzanan dar bir beton yolun başında durduk. Kalın sesli bir köpek geldiğimizi eve haber veriyordu. Yaşlı bir kadın geldi yanımıza, kanım ısındı. Sanki Trakya'nın bir köyünde bir akrabamla karşılaşmıştım.

   Eve girmemizi, bana kahve yapacağını söyledi. Israrlarına karşın istemedim. Kapının karşısında bir taşa yan yana oturduk. Kim bilir akşamları o taşa oturup komşularıyla neler konuşuyorlardı?

   Sabri'nin topal olduğunu o an ayırt ettim. Dizini kıramayarak beni getirdiği arabasına bindi, vedalaşıp ayrıldı.

   "Ben adım Kadem, kızanım. O giden Sabri'nin annesiyim. Türkbey'den çok tanıdığım var, hepsine çok selam ediyorum. Göçmenlik sırasında gittik gördük ama unuttuk birbirimizi. Senin akrabalarından Şerban ablalardan, -dedenin kardeşi halan oluyor değil mi?- Hakkı dedelerden kimse kalmadı. Üç kızları vardı. Biri mimardı, Nezahat. Sofya'da çalışıyordu partide… Hakkı öğretmen de burada partinin başındaydı. Öbür iki kızıyla Tekke köyde yaşarlardı. Çocukları vardı. Şimdi büyüdüler. Anneleri babaları sağken gelip dolaşırdı ama şimdi gelmiyorlar. Öldüler mi kaldılar mı hiç bilmiyorum. Nezahat, kocasıyla birlikte gitti Sofya'dan Amerika'ya, kızının yanına gitti. Duyduk; önce kocası ölmüş, sonra kendisi..."

   "Ali dedemin, kardeşi Şerban halamın yaşadığı ev hangisi, bana gösterebilir misin? Sanırım babamın yüz yıl önce doğduğu ev de orası…"

   Merak ettiğim buydu. Oturduğumuz taştan kalktık ve yukarıya doğru birkaç ev yürüdük.

   Yol üzerinde bir iki adım gitmiştik ki, çok yaşlı bir adam elinden tuttuğu torunuyla bahçe kapısından önümüze çıktı. Güneş tam tepede ve hava çok sıcaktı. Yaşlı adamın giysisi, torunu gibi sadece bir slip don idi… Ben şaşkın şaşkın çıplak yaşlının buruşuk bedenine bakarken Kadem abla gördükleri gayet normalmiş gibi konuştu. Hal hatır sordu; çoluğunu çocuğunu sordu. 

   Yoldan yirmi metre içeride bakımsız bahçe içinde, yıkık dökük bir evi gösterdi. Dışarıdan merdivenli, iki katlı bir evdi. "İşte burası sizinkilerin yaşadığı yer. Torunları yeni sattı Bulgarlara…" dedi.

   Harabeyi, bakımsız bahçeyi çiçekli, böcekli hayal ettim. Cıvıl cıvıl oynayan çocukları, kedileri, tavukları, kuzuları…

   Hayal kırıklığımın fotoğraflarını çektim ve geriye döndük.

   Evinin önünde yine görüşebilmek dileğiyle elini öperek Kadem abladan ayrılırken, arkamdan: "Arayın bazı bazı, gelin bizleri burada yalnız bırakmayın," diyordu..

   Öğleni geçmiş, sıcak iyice bastırmıştı.

   Köy içinden yola inerken, satın aldıklarını tekerlekli bir pazar arabasına yüklemiş, zorlukla çekerek evine götürmeye çalışan yaşlı bir hanım gördüm.

   "Yardım etmemi ister misin?" diye bulunduğum yeri düşünmeden sordum.

   "Et bakalım kızanım!" dedi.

   "Eee, Türkçe konuşuyorsunuz, çok sevindim," deyince; "Sen Türkçe sorunca ben de öyle cevap verdim," dedi. 

   Köy içinde dolaşırken görmediğim bir meydana çıkardı beni. Evi yukarıya doğru biraz ilerdeymiş. Eskiden Tekke köyün meydanıymış burası. Geniş bir alan. Aşağıda, yolun üzerindeki Karagöz Alanı'ndan oldukça uzakta.

   Belki eskilerde hayvanların su içtiği uzun yalaklı, orak çekiçli bir çeşme önünde soluklanmak için durduk.  

   Bahçe içerisinde bir yanda üstü kapalı tahta masaları olan tek katlı bir yapı gösterdi. "Burası bizim tekkemiz, köy adını buradan aldı. Şimdilerde seyrekleşti ama cemlerimizi burada yapıyoruz," dedi.

   Cem evinin karşısında tek katlı geniş bir yapıdaydı okul; yüksek ağaçların kapattığı, onların ilerisinde önünde çan kulesi olan daha geniş, bakımlı bahçe içinde kilise vardı.

   Bu meydan ufka doğru uzanan Zağra ovasını gören yüksekçe bir tepedeydi ve geçtiğimiz yüzyıl içinde kim bilir hangi olaylara tanık olmuştu?

   "Her gün bu yokuşu çıkıyor musunuz?" dedim.

   "Çok zorunlu kalmadıkça evden çıkmıyorum. Eşim öldükten sonra evin gereksinimleri daha da azaldı. Çocuklar da kendi havalarında…"

   Yolda ayaküstü konuştuk. Tekke köydeki Türklerin artık bir araya gelemediklerini, çoğunlukla eşleri ölen yaşlı kadınların kaldığı evlerin Bulgarlar tarafından ucuz pahalı satın alındığını anlattı. Aradığım akrabalarımı iyi tanıdığını ama onlardan kimsenin köyde yaşamadığını, ölenlerin mezarlarının bile zamanla yitirildiğinden yakındı.

   "Teyzem Beykoz'da oturuyor. Türkbey'de akrabalarım var. Hısım, arkadaş çok Türkbey'de. Bir kahve yapamadım sana, gel gene. Bizleri unutmayın," dedi.

   Geldiğim yoldan geriye, yokuş aşağıya yine iniyordum; şu Türkçe ne tatlı bir dil, hele de gurbette ansızın bir yerde, ummadığınız kişilerden duyduysanız.

   Yaşlı bir ana kız birbirleriyle Türkçe tatlı tatlı didişerek yokuştan tırmanıyorlardı.

   "Hadi anne, daha yemek yapacağız. İlaçlarının zamanı geçiyor. Biraz çabuk yürü…" diyordu kız.

   Önlerine geçip: "Bağışlayın, Türkçe konuştuğunuzu duyunca dayanamadım, sizi engelledim," deyince ellisini geçkin kızı, "Hah, tamam. Bundan sonra karanlığa kadar burada kalır konuşursun. Tam aradığın denk geldi; muradına da erersin. Ben gidiyorum, ne zaman gelirsen gel," dedi ve yürüdü.

   Biz doksanı aşkın yaşıyla bir elinde bastonu, bir elinde mavi bez çantasıyla dünyaya cin gibi bakan hanımla konuşmaya daldık.

   "Kızanım, Şerban benim ahretliğimdi. Ali dedeni de, eşini de hep anlatırdı... Vasfiye miydi adı? Çok erken göçmüşler… Hakkı hocayı da deyince o günlere döndüm sanki…"

   Yol kenarındaki çeşmeden suyumu tazeledim ve durakta karşı tepedeki "Türko maalle"ye baktım.

   Gönlüm buralarda kaldı; Tekke köyde, Eski Zağra'da...

   Keşke öyle kalsaydı ama şu andaki adları, "Bogomilovo ve Stara Zagora…"

   Onca yıl sonra Tekke Köy'e niçin bu ad verilmiş, "Bogomilovo ne demek?" diye merak ettim.

   Bogomolizim, 10.  yy. ortalarında Bulgaristan'da oraya çıkıp Avrupa'nın doğu ve batısında pek çok ülkede insanları etkilemiş bir akım imiş. O zamanlar birçok dinin temel anlayışına aykırı bir hareket...

   Bogomiller, "Ene'l-Hak" diyen tasavvuftaki gibi, "İnsan, tanrı gerçeğinin bir parçası olup ruhtan ve onun karanlık yönü olan bedenden oluşur" demişler.

   Kim bilir köye bu ad ne zaman verilmiş ama bence yakın geçmişte o yörede büyük bir kültür asimilasyonu yaşanmış.

   Kim bilir neler çektiler?

   Bu günkü görünüme göre orada yaşayan Türklerin, Alevilerin yaşam biçimleri yok edilerek Bulgar toplumuna ayak uydurulması veya benlikleri unutturularak Bulgar kültürüne alıştırılması sağlanmış.  

   24 Numaralı toplu taşım aracı çok beklemeden geldi ve Eskizağra'ya doğru yola çıktık.

   Otele gitmek için inmem gereken durakta inmedim, son durağa kadar on km.'den fazla geçtiğim yerlere göre baka gittim. Yemyeşildi her yer. Yüksek yapılar, geniş alış veriş merkezleri gördüm.

   Son durakta araç değiştirerek kent merkezine geri döndüğümde akşam oluyordu. Açlığımı giderebileceğim bir yer aradım. O modern caddelerde ne bir lokanta, ne de ev yemekleri yiyebileceğim, sokak lezzetlerini tadabileceğim bir yer bulamadım.

   Fast Food dükkanları, tavuk dönerciler, bira veya kahve içilen kafeteryalar boldu ama yerel yemeklerden yiyebileceğim lokanta göremedim; bizdeki gibi sokaklardaki bakkalların yerlerine adım başı çöken marketlerde yok.

   Bir şeyler atıştırdıktan sonra Stara Zagora Bölge Tarih Müzesi'ne gittim. Büyük bir müze ve ilgi çekici sergileri var. Gözlerim, Balkan Savaşları sırasında Kırklareli Aşağı Pınar ve Kanlıgeçit höyüklerinden taşınan eserleri aradı.

   Ertesi gün dönecektim ve dönüş planlamasını yapmak için otogara gittim. Hasköy'e dönüş için ilk araç öğlende imiş. O saate kalmak istemedim. İnternetten araştırınca sabah 9'da aktarmalı tren ile Hasköy'e gidebileceğimi gördüm.

   Eski Zağra'dan geçen tren Sofya'ya gidiyormuş, o trenle gidebileceğim Dimitrovgrad istasyonunda inip Hasköy trenine binmem gerekiyormuş.

   Sabah 9 trenine yetiştim. Eski vagonlardan oluşmuş bakımsız, yavaş bir trene bindim. Vagon kompartımanlarındaki tahta kanepelere numaralar çakılmıştı. Trene binen her yolcu biletinde yazan koltuk numarasını arıyordu. Bu sistem komünistlik döneminden kalmış olabilir miydi?  

   Eski adı Kayacık istasyonu olan Dimitrovgrad istasyonunda aktarma yaptığım tren beni çok şaşırttı. Yepyeni bir trendi. Geniş görüş açılı, konforlu oturma alanlarında güzel bir yolculukla Hasköy'e vardım.   

   Otobüsle Kapıkule'ye vardığımızda, uzun gümrük kontrol kuyruklarını protesto eden sürücülerin korna sesleri ülkeme döndüğümüzü haber veriyordu.

  

 

                                                                                            Hüseyin Kenan Gören