Eski Zağra'da, otel odasının üç günlük
yalnızlığı mıydı beni bu yazıyı yazmaya zorlayan, yoksa son yıllarda beynimin
içini burgulayan, gece gündüz aklımdan çıkmayan: "Babamın yüz yıl önce
doğduğu evi görme" merakı mıydı?
Yetmiş yaşındayım; çılgınlıktı belki ama Tekke
köye, şimdiki adıyla Bogomilova'ya gittim ve o evi gördüm.
Çılgınlık; tek kelime Bulgarca ve Kiril harflerini
bilmeden, merak ettiğim o topraklara her yanı sağlam bir genç gibi gitmekti.
Giderken telefonuma yüklediğim harita ve dil
çevirisi yapan sanal düzenekler de biricik güvencemdi.
Evet, Babam yüz yıl önce Bulgaristan'ın
Eskizağra - Tekke köyünde doğmuş, iki yaşında dedemlerin kucağında Trakya'ya,
Türkbey'e gelmiş.
Oraları gidip gördükten sonra "Ben
olsam gelir miydim?" dedim kendi kendime… Yaşamımız nasıl değişirdi bilemiyorum
ama şu anda yüreğimden "oralarda kalmak" geçiyor, oraları görünce her
baskıya direnseydiler diyorum.
O günün koşullarında öyle karar vermişler.
Tekke köydeki her şeylerini; evlerini barklarını, sevdiklerini, kültürlerini
bırakıp gelmişler…
Huzurla uyusunlar; yüz yıldır Türkbey'de babam,
dedem, büyük dedem ve eşleri…
Macırlık…
Muhacirlik; göçmenlik yani…
Atalarım, soyunun yaşadığı topraklara yarım
asır sonra dönüp yeni bir devlette, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün gölgesinde
yeni bir yaşam kurmuşlar kendilerine…
Geldikleri topraklarda mutlu olmuşlar mı?
Karınları doymuş, çevrelerine yarar
sağlamış, kültürlerini bekledikleri gibi gönüllerince yaşamışlar mı?
Yarım yüzyıllık, yanıtlanmamış sorular…
Bir Pazar sabahı otobüsle Kapıkule'den
kolayca çıkıp horozlar öterken Hasköy'e vardık.
Hasköy, bizim Vize gibi; hele otogarı Vize'dekinin
tıpkısı.
Yabancılık yok, çevredeki herkes Türkçe
konuşuyor ama tabelalarda yazan Hasköy, "H" ile değil "X"
ile başlıyor.
Çevremde candan sarılacağım ne kadar çok
İbrahim Kamberoğlu, ne kadar çok Ahmet Türkay var.
Bir saat içinde otogara yanaşan minibüsteki
birkaç yolcu ile Eskizağra'ya doğru yola çıktık.
Kara minibüs; geniş bir asfalt yoldan, sararmış
tarlaları ve minaresiz köyleri göstere göstere büyük bir kente girdi.
Binbir düşünceyle bakıp geçtiğim bu
topraklar önceden ormanlıkmış.
Nazım'dan biliyorum bu toprakları…
'Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin
Destanı'nda:
"Bu orman ki Deliormandır gelip
durmuşuz,
Demek
Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz." diye anlatır.
Nazım; Bedreddin'in İznik'ten, Kastamonu'ya
yani "İsfendiyar'a varıp bir gemiyle Eflak eline geçtiğini" yazar,
"Andan gelip Ağaçdenizine girdi" der.
Bedreddin'in annesi oralıdır.
Bedreddin'in doğum yeri Zağra Ovası'nın
kuzeyindeki Simaven diye de anılan bugünkü adıyla Razgrad - Hezar'dır. Bir
diğer adıyla Gagauzların Doçka dediği, Doça dediği kasabadır.
Ana kucağına, Ağaçdenizi'ne gelir, geldiğini
duyan yanına koşar.
Zağra Ovası'nda yaşanan o günleri anlatan
Nazım: "Her taraftan birçok halk yanına toplandılar. Bilumum halkın
kendisiyle birleşmesine remak kalmış idi" der.
Biliyorum, Ağaçdenizi'nde toplanan
"birçok halkın" içinde benim atalarım da vardı.
Bu nedenle görmeyi çok isteyerek geldiğim Eskizağra'da,
Tekke köyde işte bu insanların torunlarının yaşadığını sanıyor, daha da
heyecanlanıyorum.
Eskizağra otogarı küçücük.
Kent, Balkanlara koşut uzanan Sredna
Dağı'nın güney eteklerinde Zağra ovasına bakan Beroia adlı eski bir Trak
yerleşkesi imiş. Bulgar gençlerine okutulan tarih kitaplarına göre, 93 Harbinde
Osmanlılar tarafından yakılıp yıkılınca yeniden modern bir kentleşme
anlayışıyla yeniden kurulmuş.
Bulgarların dilinde Stara eski demekmiş,
Zagora da orman…
Yemyeşil geniş parkları birbirlerine
bağlayan cetvelle çizilmiş geniş caddeler ve başınızı çevirdiğiniz her yerde
görebildiğiniz, sıralanmış; olasılıkla komünist dönem ürünü sekiz - on katlı
apartmanlar…
Her an içilecek kadar temiz ve berrak su
akan çeşmeleriyle, heykellerle dolu parkların yanı sıra Eskizağra'da yedi tane
müze var. Dinler Müzesi, Bölgesel Tarih Müzesi, kent içinde 7 dönümlük alana
yayılan ve ilginç mozaikler barındıran Augustra Trayana adlı antik kalıntıları,
tarih müzesinin karşısında sanat galerisi, Devrimci Şair Geo Milov'un evi ve
yapıtlarının sergilendiği Brewey Müzesi görülesi yerler arasında.
Öğlen saatlerinde geldiğim Eskizağra
otogarında hayal kırıklığıyla karışık ilk şaşkınlığımı yaşadım. Bilgi almak
için yanına gittiğim kişiler Türkçe konuştuğumu görünce bana sırtını döndü. Danışma
gişesindeki kadın hiç bir iş yapmadığı halde çok işi varmış havalarında yüzünü
asarak eliyle uzaklaşmamı belirtti.
Otogarda konuşacak kimse bulamayınca yola
çıktım. Bir taksi durağına gittiğimde de aynı tutumla karşılaştım.
Telefonumdaki harita düzeneğinden
incelediğim kadarıyla, gelmeden önce Tekke köye yakın olsun diye yer ayırttığım
otel, kentin batısındaki taşra mahallesi Zheleznik'de ve otogardan dört
kilometre uzaktaydı. Kent içinde cadde ve sokakları, cadde üzerinde nerede
olduğumu ve hedefimi telefonumdan görebiliyordum.
Havanın sıcağına karşın ağaçların altından
uzanıp giden yol kenarındaki geniş kaldırımlar beni kandırdı ve yürümeye karar
verdim. Belki bir lokantaya oturur, yer içer dinlenirim diye düşündüm.
Kaldığım sürece bulamadığım gibi yolumun
üzerinde de hiç lokanta veya yemek yiyebileceğim bir yer yoktu.
Kent dışında karşılaştığım büyük alışveriş
merkezine daldım. Raflardan içecek ve hamur işi paketlenmiş bir şeyler aldım.
Otele vardığımda oldukça terli ve yorgundum,
giriş işlemlerini doğal işaret dili ve bol leva ile yapıp kendimi odama, duşa
attım.
Sözde bir gün sonra gidecektim Tekke köye;
duramadım, düştüm yollara…
Köy, otelden dört km. batıdaydı. Yoğun araç
gidiş-gelişleri olan yol üzerinde Trakya Üniversitesi yerleşkesi de olunca
Tekke köy ile Eskizağra bitişik gibiydi.
Yola çıkıp bir durakta beklemeye başladım. Farklı
mahallelere giden değişik numaralı toplu taşıma araçlarını durdurup sürücülere Tekke
köyün şimdiki adını; "Bogomilova"yı söylüyordum.
Bir saati geçen uğraştan sonra '24 numaralı
toplu taşıma aracının köye gittiğini' öğrendim.
Ne yazık ki düşünmediğim, hiç hesaba
katmadığım engel o günün Pazar günü olmasıymış…
Yol boyunca uzanan köye vardığımda güneş
batmak üzereydi ve o gün için orada geçirebileceğim bir saat zamanım vardı.
Otobüsten geniş bir meydana bakan durakta
indim.
Köy yükseldikçe sıklaşan ağaçları olan bir
dağın yamacındaydı.
Ağaçların arasında asfalt yollar ve bakımlı
bahçelerin içinde iki-üç katlı modern konaklar göze çarpıyordu.
Durağın yanında sebze ve meyve kasalarını
kaldırıma sermiş geniş bir dükkanı, yolun öbür yanında iki katlı Sovyet zamanı
yapıldığı belli olan küçük pencereli ve kapısı zincirli kilitle kapalı resmi
daire vardı.
Önce dükkana girdim, Türkçe anlaşabileceğim
kimse olup olmadığını sordum. Tezgahın ardındaki iki kişi birbirlerine baktılar.
Ne dediğimi anlamadıklarına şaşırmadım. "Türkçe" diye yineledim. Biri
tezgah ardından çıkıp benim kolumu çekerek dışarı çıkardı ve karşı tepeyi
göstererek "Türko maalle" dedi.
Yolun karşısındaki kapalı resmi dairenin
yanında, ulu çınar ağacının altında yuvarlak oturup laflayan yaşlı kadınları
gördüm. Yanlarına gidip, "Aranızda Türkçe bilen var mı?" diye sordum.
Konuşmalarını bölüp bana anlamsız baktılar. Onları rahatsız etmiştim.
Yol boyunca meydanın ortasına doğru yürüdüm.
Bol sulu bir çeşmenin yanında durdum. Kalın borudan gelip delikli taşa akan,
hayvanların içebileceği üç gözlü uzunca yalağı su dolu eski bir çeşmeydi. Şişemdeki
suyu tazeledim, yüzümü buz gibi suyla yıkadım.
Doğrulup çeşmenin ardına yukarılara baktım;
işte aradığım yerler oralar olmalıydı.
Akira Kurosava'nın son 'Düş'ü, "Su
Değirmenleri Köyü"nün gezgini sandım kendimi.
Yeşilliklerin, bahçelerin arasından inen
yolda yavaş yavaş inen bir yaşlı kadına takıldı gözüm. Kan çekiyor derler ya,
birkaç yıl önce İstanbul'da toprağa verdiğimiz halama ne çok benziyordu.
Yaklaşınca, "Türkçe konuşabiliyor
musun?" diye sordum.
Kırışık, yorgun yüzü güzelleşti.
Gülümseyerek, "Ne istiyorsun be kızanım?" dedi. Neredeyse sarılıp
öpecektim.
"Benim babam yüz yıl önce bu köyde
doğmuş. Onun doğduğu evi, kalan akrabalarım varsa onları görmek istiyorum.
Tanıdığını düşünerek seni rahatsız ettim," dedim.
"Söyle bakayım kimlerdenmiş senin
baban?" diye sordu.
"Dede tarafıma Beyitin Ali derlermiş,
Dedemin kardeşi Şerban halam geçtiğimiz yıllarda ölmüş. Belki
tanımışındır?" dedim.
"Tanımam mı? Şerban bizim büyüğümüzdü.
Kocası Hakkı öğretmen değil mi? Köyde onları tanımayan, sevmeyen yoktur.
Kızları vardı bilir misin?"
Hemen telefonumda sakladığım fotoğraflarını
buldum, gösterdim.
Özlemle, saygıyla baktı: "Kızları
vardı, üç kız… Biri mimardı, Sofya'da… Geçen yıl öldüğünü duyduk. Amerika'ya
kızının yanına gitmişti. Orada kalmış. Hepsi öldü kızların. Kızanları da ara
kere gelirlerdi. Şimdilerde hiç arayan soran yok. Kimseleri kalmadı ki!"
"Onların yaşadığı evi bana gösterir
misiniz? O evde yaşamış dedemler, orada doğmuş olmalı babam."
"Olur be kızanım, ama ben bakkaldan
alacaklarımı alayım götürürüm seni oraya," dedi.
Telefonun saatine baktım. Dönüş için son
aracın gelmesine beş dakika vardı. Yarın için daha geniş zamanda gelmek
istedim. "Yarın gelsem, biliyorsun bu gün Pazar, son arabayı kaçırırsam
başka araç bulamam. Yürüyerek de dönmek zor."
"Olur," dedi yaşlı hanım.
"Yarın saat 10'da burada ol. Burada olmasam da bak benim evim karşı
tepedeki sarı ev. Gel beni bul, e mi?"
Sevindim. Sözleştik, sabah burada olacaktım.
Bakına bakına meydanı geçip durağa ilerlerken
Bulgaristan'a gelirken okuduğum o kitap aklıma geldi. Yaklaşık yüz elli yıl
önce buraları yazmış, Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi: "Tarihçe-i
Vak'a-i Zağra", yayınlanan adıyla "Zağra Müftüsünün Hatıraları"
kitabını…
"Belki Hakkı Eniştem bilirdi ama
sanırım şu anda bu meydanın geçmişini soracağım, konuşacağım kimse yoktur buralarda;
oysa o kitabın birkaç yerinde söz edilen 'Karagöz Meydan'ı burası olmalı diye
düşündüm.
Kitapta, 93 Harbi diye anılan 1877-78
Osmanlı Rus Savaşı sırasında Eskizağra'da buranın adı idamların yapıldığı Karagöz
Meydanı olarak geçiyordu.
"O zaman otur oturduğun yerde,"
diyeceksiniz biliyorum ama günün bitiminde o an, güneş batınca insanı saran o
alaca karanlıktaki insanın yalnızlığı yok mu?
Hele de, sevdiklerinden uzaktaysa…
24 Numaraya bindiğimde hava kararıyordu.
Eskizağra'da insanın yolunu yitiriverme
duygusu yok.
Otelin durağında inmedim ve dört km. daha
öteye, kentin göbeğine gittim. Araçtan nerede inersem ineyim, birbirine koşut
ve birbirine benzer caddelerde batıya doğru gittiğimde yolumu doğrultuyordum.
Caddeler birbirleriyle ilgisiz insanlarla
doluydu.
Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar…
Özellikle parklarda oturan yaşlılar ve
koşuşturan çocuklarını gözleyen anneler…
Genç erkekler nerelerdeydi?
24 numaradan, yaşlı kadınla sabah
sözleştiğimiz zamandan önce indim Tekke köydeki "Karagöz alanına"…
Yarım saat daha fazla beklememe karşın kadın,
buluşma yerimize gelmedi. Gösterdiği sarı evi bulmak için yüzümü yıkayıp suyumu
içtikten sonra çeşmenin ardındaki yokuşa vurdum kendimi.
Bahçeler içinde ne güzel konaklar vardı.
Yeşil ağaçların arasından "Türko maalle"ye doğru bakımlı sokaklardan yürüdüm.
Konuşabileceğim bir insanı görebilmek için çevreme, evlere, bahçelere
bakıyordum. Tek tük gördüğüm insanlara Türkçe konuşabilme ümidiyle yaklaştım
ama hiçbirisi ilgilenmedi.
Tekke köyün yukarılarına çıktığımda öğlen
sıcağı iyice bastırmış, dilim damağıma yapışmıştı.
Aşağıdan gelen bir arabaya konuşabilmek
amacıyla yaklaştım, gaza bastı gitti. Arkasından gelen bir aracı durdurmak
istedim. Yavaşladı ve yolun hemen yanındaki evin alt garajının otomatik
kapısını açarak girdi. Araçtan birinin inmesini heyecanla bekledim.
İndi ve sordum: "Türkçe biliyor
musunuz?"
Tedirgin olmuştu. "Ne
arıyorsunuz?" dedi.
Çok sevindiğimi belirterek saatlerdir
konuşabileceğim birini aradığımı söyledim: "Babam, yüz yıl önce bu köyde
doğmuş. Ben Türkiye'den babamın doğduğu evi, akrabalarımı bulmak için Tekke
köye geldim ama hiç kimseyi bulamadım. Yardımcı olur musunuz?" dedim.
"Ben sizi anneme götüreyim, o emekli
öğretmen. Eski insanları tanır. Sizinle konuşmak onu mutlu edecektir,"
dedi ve aracına yine bindi. Ben de yanına bindim ve daha da yukarılara doğru
tırmanmaya başladık.
"Benim adım Sabri," dedi.
"Emekli oldum. Buralarda eskilerden kimse kalmadı. Ölenlerin yanı sıra
buraları bırakıp gidenler çoktur. Gençler de kendi dertlerine düştü. Gençler
buradaki yaşlıları, analarını babalarını bile haftada bir görmeye ancak geliyorlar"…
Yukarılarda, bahçe kapısından yeşillikler
arasında iki katlı eve doğru uzanan dar bir beton yolun başında durduk. Kalın
sesli bir köpek geldiğimizi eve haber veriyordu. Yaşlı bir kadın geldi
yanımıza, kanım ısındı. Sanki Trakya'nın bir köyünde bir akrabamla
karşılaşmıştım.
Eve girmemizi, bana kahve yapacağını
söyledi. Israrlarına karşın istemedim. Kapının karşısında bir taşa yan yana
oturduk. Kim bilir akşamları o taşa oturup komşularıyla neler konuşuyorlardı?
Sabri'nin topal olduğunu o an ayırt ettim.
Dizini kıramayarak beni getirdiği arabasına bindi, vedalaşıp ayrıldı.
"Ben adım Kadem, kızanım. O giden
Sabri'nin annesiyim. Türkbey'den çok tanıdığım var, hepsine çok selam ediyorum.
Göçmenlik sırasında gittik gördük ama unuttuk birbirimizi. Senin akrabalarından
Şerban ablalardan, -dedenin kardeşi halan oluyor değil mi?- Hakkı dedelerden
kimse kalmadı. Üç kızları vardı. Biri mimardı, Nezahat. Sofya'da çalışıyordu
partide… Hakkı öğretmen de burada partinin başındaydı. Öbür iki kızıyla Tekke köyde
yaşarlardı. Çocukları vardı. Şimdi büyüdüler. Anneleri babaları sağken gelip
dolaşırdı ama şimdi gelmiyorlar. Öldüler mi kaldılar mı hiç bilmiyorum. Nezahat,
kocasıyla birlikte gitti Sofya'dan Amerika'ya, kızının yanına gitti. Duyduk; önce
kocası ölmüş, sonra kendisi..."
"Ali dedemin, kardeşi Şerban halamın yaşadığı
ev hangisi, bana gösterebilir misin? Sanırım babamın yüz yıl önce doğduğu ev de
orası…"
Merak ettiğim buydu. Oturduğumuz taştan
kalktık ve yukarıya doğru birkaç ev yürüdük.
Yol üzerinde bir iki adım gitmiştik ki, çok
yaşlı bir adam elinden tuttuğu torunuyla bahçe kapısından önümüze çıktı. Güneş
tam tepede ve hava çok sıcaktı. Yaşlı adamın giysisi, torunu gibi sadece bir
slip don idi… Ben şaşkın şaşkın çıplak yaşlının buruşuk bedenine bakarken Kadem
abla gördükleri gayet normalmiş gibi konuştu. Hal hatır sordu; çoluğunu
çocuğunu sordu.
Yoldan yirmi metre içeride bakımsız bahçe
içinde, yıkık dökük bir evi gösterdi. Dışarıdan merdivenli, iki katlı bir evdi.
"İşte burası sizinkilerin yaşadığı yer. Torunları yeni sattı
Bulgarlara…" dedi.
Harabeyi, bakımsız bahçeyi çiçekli, böcekli
hayal ettim. Cıvıl cıvıl oynayan çocukları, kedileri, tavukları, kuzuları…
Hayal kırıklığımın fotoğraflarını çektim ve
geriye döndük.
Evinin önünde yine görüşebilmek dileğiyle
elini öperek Kadem abladan ayrılırken, arkamdan: "Arayın bazı bazı, gelin
bizleri burada yalnız bırakmayın," diyordu..
Öğleni geçmiş, sıcak iyice bastırmıştı.
Köy içinden yola inerken, satın aldıklarını
tekerlekli bir pazar arabasına yüklemiş, zorlukla çekerek evine götürmeye
çalışan yaşlı bir hanım gördüm.
"Yardım etmemi ister misin?" diye
bulunduğum yeri düşünmeden sordum.
"Et bakalım kızanım!" dedi.
"Eee, Türkçe konuşuyorsunuz, çok
sevindim," deyince; "Sen Türkçe sorunca ben de öyle cevap
verdim," dedi.
Köy içinde dolaşırken görmediğim bir meydana
çıkardı beni. Evi yukarıya doğru biraz ilerdeymiş. Eskiden Tekke köyün meydanıymış
burası. Geniş bir alan. Aşağıda, yolun üzerindeki Karagöz Alanı'ndan oldukça
uzakta.
Belki eskilerde hayvanların su içtiği uzun
yalaklı, orak çekiçli bir çeşme önünde soluklanmak için durduk.
Bahçe içerisinde bir yanda üstü kapalı tahta
masaları olan tek katlı bir yapı gösterdi. "Burası bizim tekkemiz, köy
adını buradan aldı. Şimdilerde seyrekleşti ama cemlerimizi burada
yapıyoruz," dedi.
Cem evinin karşısında tek katlı geniş bir
yapıdaydı okul; yüksek ağaçların kapattığı, onların ilerisinde önünde çan
kulesi olan daha geniş, bakımlı bahçe içinde kilise vardı.
Bu meydan ufka doğru uzanan Zağra ovasını
gören yüksekçe bir tepedeydi ve geçtiğimiz yüzyıl içinde kim bilir hangi
olaylara tanık olmuştu?
"Her gün bu yokuşu çıkıyor
musunuz?" dedim.
"Çok zorunlu kalmadıkça evden
çıkmıyorum. Eşim öldükten sonra evin gereksinimleri daha da azaldı. Çocuklar da
kendi havalarında…"
Yolda ayaküstü konuştuk. Tekke köydeki
Türklerin artık bir araya gelemediklerini, çoğunlukla eşleri ölen yaşlı kadınların
kaldığı evlerin Bulgarlar tarafından ucuz pahalı satın alındığını anlattı.
Aradığım akrabalarımı iyi tanıdığını ama onlardan kimsenin köyde yaşamadığını,
ölenlerin mezarlarının bile zamanla yitirildiğinden yakındı.
"Teyzem Beykoz'da oturuyor. Türkbey'de
akrabalarım var. Hısım, arkadaş çok Türkbey'de. Bir kahve yapamadım sana, gel
gene. Bizleri unutmayın," dedi.
Geldiğim yoldan geriye, yokuş aşağıya yine
iniyordum; şu Türkçe ne tatlı bir dil, hele de gurbette ansızın bir yerde,
ummadığınız kişilerden duyduysanız.
Yaşlı bir ana kız birbirleriyle Türkçe tatlı
tatlı didişerek yokuştan tırmanıyorlardı.
"Hadi anne, daha yemek yapacağız.
İlaçlarının zamanı geçiyor. Biraz çabuk yürü…" diyordu kız.
Önlerine geçip: "Bağışlayın, Türkçe
konuştuğunuzu duyunca dayanamadım, sizi engelledim," deyince ellisini
geçkin kızı, "Hah, tamam. Bundan sonra karanlığa kadar burada kalır
konuşursun. Tam aradığın denk geldi; muradına da erersin. Ben gidiyorum, ne
zaman gelirsen gel," dedi ve yürüdü.
Biz doksanı aşkın yaşıyla bir elinde
bastonu, bir elinde mavi bez çantasıyla dünyaya cin gibi bakan hanımla
konuşmaya daldık.
"Kızanım, Şerban benim ahretliğimdi.
Ali dedeni de, eşini de hep anlatırdı... Vasfiye miydi adı? Çok erken göçmüşler…
Hakkı hocayı da deyince o günlere döndüm sanki…"
Yol kenarındaki çeşmeden suyumu tazeledim ve
durakta karşı tepedeki "Türko maalle"ye baktım.
Gönlüm buralarda kaldı; Tekke köyde, Eski
Zağra'da...
Keşke öyle kalsaydı ama şu andaki adları,
"Bogomilovo ve Stara Zagora…"
Onca
yıl sonra Tekke Köy'e niçin bu ad verilmiş, "Bogomilovo ne demek?"
diye merak ettim.
Bogomolizim, 10. yy. ortalarında Bulgaristan'da oraya çıkıp
Avrupa'nın doğu ve batısında pek çok ülkede insanları etkilemiş bir akım imiş. O
zamanlar birçok dinin temel anlayışına aykırı bir hareket...
Bogomiller, "Ene'l-Hak" diyen tasavvuftaki
gibi, "İnsan, tanrı gerçeğinin bir parçası olup ruhtan ve onun karanlık
yönü olan bedenden oluşur" demişler.
Kim bilir köye bu ad ne zaman verilmiş ama bence
yakın geçmişte o yörede büyük bir kültür asimilasyonu yaşanmış.
Kim bilir neler çektiler?
Bu günkü görünüme göre orada yaşayan Türklerin,
Alevilerin yaşam biçimleri yok edilerek Bulgar toplumuna ayak uydurulması veya
benlikleri unutturularak Bulgar kültürüne alıştırılması sağlanmış.
24 Numaralı toplu taşım aracı çok beklemeden
geldi ve Eskizağra'ya doğru yola çıktık.
Otele gitmek için inmem gereken durakta
inmedim, son durağa kadar on km.'den fazla geçtiğim yerlere göre baka gittim.
Yemyeşildi her yer. Yüksek yapılar, geniş alış veriş merkezleri gördüm.
Son durakta araç değiştirerek kent merkezine
geri döndüğümde akşam oluyordu. Açlığımı giderebileceğim bir yer aradım. O
modern caddelerde ne bir lokanta, ne de ev yemekleri yiyebileceğim, sokak
lezzetlerini tadabileceğim bir yer bulamadım.
Fast Food dükkanları, tavuk dönerciler, bira
veya kahve içilen kafeteryalar boldu ama yerel yemeklerden yiyebileceğim
lokanta göremedim; bizdeki gibi sokaklardaki bakkalların yerlerine adım başı
çöken marketlerde yok.
Bir şeyler atıştırdıktan sonra Stara Zagora
Bölge Tarih Müzesi'ne gittim. Büyük bir müze ve ilgi çekici sergileri var.
Gözlerim, Balkan Savaşları sırasında Kırklareli Aşağı Pınar ve Kanlıgeçit
höyüklerinden taşınan eserleri aradı.
Ertesi gün dönecektim ve dönüş planlamasını
yapmak için otogara gittim. Hasköy'e dönüş için ilk araç öğlende imiş. O saate
kalmak istemedim. İnternetten araştırınca sabah 9'da aktarmalı tren ile Hasköy'e
gidebileceğimi gördüm.
Eski Zağra'dan geçen tren Sofya'ya
gidiyormuş, o trenle gidebileceğim Dimitrovgrad istasyonunda inip Hasköy
trenine binmem gerekiyormuş.
Sabah 9 trenine yetiştim. Eski vagonlardan
oluşmuş bakımsız, yavaş bir trene bindim. Vagon kompartımanlarındaki tahta
kanepelere numaralar çakılmıştı. Trene binen her yolcu biletinde yazan koltuk
numarasını arıyordu. Bu sistem komünistlik döneminden kalmış olabilir miydi?
Eski adı Kayacık istasyonu olan Dimitrovgrad
istasyonunda aktarma yaptığım tren beni çok şaşırttı. Yepyeni bir trendi. Geniş
görüş açılı, konforlu oturma alanlarında güzel bir yolculukla Hasköy'e vardım.
Otobüsle Kapıkule'ye vardığımızda, uzun
gümrük kontrol kuyruklarını protesto eden sürücülerin korna sesleri ülkeme
döndüğümüzü haber veriyordu.
Hüseyin Kenan Gören



