24 Ekim 2025 Cuma

AĞAÇDENİZİNDE...


 

   Eski Zağra'da, otel odasının üç günlük yalnızlığı mıydı beni bu yazıyı yazmaya zorlayan, yoksa son yıllarda beynimin içini burgulayan, gece gündüz aklımdan çıkmayan: "Babamın yüz yıl önce doğduğu evi görme" merakı mıydı?

   Yetmiş yaşındayım; çılgınlıktı belki ama Tekke köye, şimdiki adıyla Bogomilova'ya gittim ve o evi gördüm.

   Çılgınlık; tek kelime Bulgarca ve Kiril harflerini bilmeden, merak ettiğim o topraklara her yanı sağlam bir genç gibi gitmekti.

   Giderken telefonuma yüklediğim harita ve dil çevirisi yapan sanal düzenekler de biricik güvencemdi.

   Evet, Babam yüz yıl önce Bulgaristan'ın Eskizağra - Tekke köyünde doğmuş, iki yaşında dedemlerin kucağında Trakya'ya, Türkbey'e gelmiş.

   Oraları gidip gördükten sonra "Ben olsam gelir miydim?" dedim kendi kendime… Yaşamımız nasıl değişirdi bilemiyorum ama şu anda yüreğimden "oralarda kalmak" geçiyor, oraları görünce her baskıya direnseydiler diyorum.

   O günün koşullarında öyle karar vermişler. Tekke köydeki her şeylerini; evlerini barklarını, sevdiklerini, kültürlerini bırakıp gelmişler…

   Huzurla uyusunlar; yüz yıldır Türkbey'de babam, dedem, büyük dedem ve eşleri…

   Macırlık…

   Muhacirlik; göçmenlik yani…

   Atalarım, soyunun yaşadığı topraklara yarım asır sonra dönüp yeni bir devlette, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün gölgesinde yeni bir yaşam kurmuşlar kendilerine…

   Geldikleri topraklarda mutlu olmuşlar mı?

   Karınları doymuş, çevrelerine yarar sağlamış, kültürlerini bekledikleri gibi gönüllerince yaşamışlar mı?

   Yarım yüzyıllık, yanıtlanmamış sorular…

   Bir Pazar sabahı otobüsle Kapıkule'den kolayca çıkıp horozlar öterken Hasköy'e vardık.

   Hasköy, bizim Vize gibi; hele otogarı Vize'dekinin tıpkısı.

   Yabancılık yok, çevredeki herkes Türkçe konuşuyor ama tabelalarda yazan Hasköy, "H" ile değil "X" ile başlıyor.

   Çevremde candan sarılacağım ne kadar çok İbrahim Kamberoğlu, ne kadar çok Ahmet Türkay var.

   Bir saat içinde otogara yanaşan minibüsteki birkaç yolcu ile Eskizağra'ya doğru yola çıktık.

   Kara minibüs; geniş bir asfalt yoldan, sararmış tarlaları ve minaresiz köyleri göstere göstere büyük bir kente girdi. 

   Binbir düşünceyle bakıp geçtiğim bu topraklar önceden ormanlıkmış.

   Nazım'dan biliyorum bu toprakları…

   'Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Destanı'nda:

   "Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz,

   Demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz." diye anlatır.

   Nazım; Bedreddin'in İznik'ten, Kastamonu'ya yani "İsfendiyar'a varıp bir gemiyle Eflak eline geçtiğini" yazar, "Andan gelip Ağaçdenizine girdi" der.

   Bedreddin'in annesi oralıdır.

   Bedreddin'in doğum yeri Zağra Ovası'nın kuzeyindeki Simaven diye de anılan bugünkü adıyla Razgrad - Hezar'dır. Bir diğer adıyla Gagauzların Doçka dediği, Doça dediği kasabadır.

   Ana kucağına, Ağaçdenizi'ne gelir, geldiğini duyan yanına koşar.

   Zağra Ovası'nda yaşanan o günleri anlatan Nazım: "Her taraftan birçok halk yanına toplandılar. Bilumum halkın kendisiyle birleşmesine remak kalmış idi" der.

   Biliyorum, Ağaçdenizi'nde toplanan "birçok halkın" içinde benim atalarım da vardı.

   Bu nedenle görmeyi çok isteyerek geldiğim Eskizağra'da, Tekke köyde işte bu insanların torunlarının yaşadığını sanıyor, daha da heyecanlanıyorum.

   Eskizağra otogarı küçücük.

   Kent, Balkanlara koşut uzanan Sredna Dağı'nın güney eteklerinde Zağra ovasına bakan Beroia adlı eski bir Trak yerleşkesi imiş. Bulgar gençlerine okutulan tarih kitaplarına göre, 93 Harbinde Osmanlılar tarafından yakılıp yıkılınca yeniden modern bir kentleşme anlayışıyla yeniden kurulmuş.

   Bulgarların dilinde Stara eski demekmiş, Zagora da orman…

   Yemyeşil geniş parkları birbirlerine bağlayan cetvelle çizilmiş geniş caddeler ve başınızı çevirdiğiniz her yerde görebildiğiniz, sıralanmış; olasılıkla komünist dönem ürünü sekiz - on katlı apartmanlar…

   Her an içilecek kadar temiz ve berrak su akan çeşmeleriyle, heykellerle dolu parkların yanı sıra Eskizağra'da yedi tane müze var. Dinler Müzesi, Bölgesel Tarih Müzesi, kent içinde 7 dönümlük alana yayılan ve ilginç mozaikler barındıran Augustra Trayana adlı antik kalıntıları, tarih müzesinin karşısında sanat galerisi, Devrimci Şair Geo Milov'un evi ve yapıtlarının sergilendiği Brewey Müzesi görülesi yerler arasında.

   Öğlen saatlerinde geldiğim Eskizağra otogarında hayal kırıklığıyla karışık ilk şaşkınlığımı yaşadım. Bilgi almak için yanına gittiğim kişiler Türkçe konuştuğumu görünce bana sırtını döndü. Danışma gişesindeki kadın hiç bir iş yapmadığı halde çok işi varmış havalarında yüzünü asarak eliyle uzaklaşmamı belirtti.

   Otogarda konuşacak kimse bulamayınca yola çıktım. Bir taksi durağına gittiğimde de aynı tutumla karşılaştım.

   Telefonumdaki harita düzeneğinden incelediğim kadarıyla, gelmeden önce Tekke köye yakın olsun diye yer ayırttığım otel, kentin batısındaki taşra mahallesi Zheleznik'de ve otogardan dört kilometre uzaktaydı. Kent içinde cadde ve sokakları, cadde üzerinde nerede olduğumu ve hedefimi telefonumdan görebiliyordum.

   Havanın sıcağına karşın ağaçların altından uzanıp giden yol kenarındaki geniş kaldırımlar beni kandırdı ve yürümeye karar verdim. Belki bir lokantaya oturur, yer içer dinlenirim diye düşündüm.

   Kaldığım sürece bulamadığım gibi yolumun üzerinde de hiç lokanta veya yemek yiyebileceğim bir yer yoktu.

   Kent dışında karşılaştığım büyük alışveriş merkezine daldım. Raflardan içecek ve hamur işi paketlenmiş bir şeyler aldım.

   Otele vardığımda oldukça terli ve yorgundum, giriş işlemlerini doğal işaret dili ve bol leva ile yapıp kendimi odama, duşa attım.

   Sözde bir gün sonra gidecektim Tekke köye; duramadım, düştüm yollara…

   Köy, otelden dört km. batıdaydı. Yoğun araç gidiş-gelişleri olan yol üzerinde Trakya Üniversitesi yerleşkesi de olunca Tekke köy ile Eskizağra bitişik gibiydi. 

   Yola çıkıp bir durakta beklemeye başladım. Farklı mahallelere giden değişik numaralı toplu taşıma araçlarını durdurup sürücülere Tekke köyün şimdiki adını; "Bogomilova"yı söylüyordum.

   Bir saati geçen uğraştan sonra '24 numaralı toplu taşıma aracının köye gittiğini' öğrendim.  

   Ne yazık ki düşünmediğim, hiç hesaba katmadığım engel o günün Pazar günü olmasıymış…

   Yol boyunca uzanan köye vardığımda güneş batmak üzereydi ve o gün için orada geçirebileceğim bir saat zamanım vardı.

   Otobüsten geniş bir meydana bakan durakta indim.

   Köy yükseldikçe sıklaşan ağaçları olan bir dağın yamacındaydı.

   Ağaçların arasında asfalt yollar ve bakımlı bahçelerin içinde iki-üç katlı modern konaklar göze çarpıyordu. 

   Durağın yanında sebze ve meyve kasalarını kaldırıma sermiş geniş bir dükkanı, yolun öbür yanında iki katlı Sovyet zamanı yapıldığı belli olan küçük pencereli ve kapısı zincirli kilitle kapalı resmi daire vardı. 

   Önce dükkana girdim, Türkçe anlaşabileceğim kimse olup olmadığını sordum. Tezgahın ardındaki iki kişi birbirlerine baktılar. Ne dediğimi anlamadıklarına şaşırmadım. "Türkçe" diye yineledim. Biri tezgah ardından çıkıp benim kolumu çekerek dışarı çıkardı ve karşı tepeyi göstererek "Türko maalle" dedi.

   Yolun karşısındaki kapalı resmi dairenin yanında, ulu çınar ağacının altında yuvarlak oturup laflayan yaşlı kadınları gördüm. Yanlarına gidip, "Aranızda Türkçe bilen var mı?" diye sordum. Konuşmalarını bölüp bana anlamsız baktılar. Onları rahatsız etmiştim.

   Yol boyunca meydanın ortasına doğru yürüdüm. Bol sulu bir çeşmenin yanında durdum. Kalın borudan gelip delikli taşa akan, hayvanların içebileceği üç gözlü uzunca yalağı su dolu eski bir çeşmeydi. Şişemdeki suyu tazeledim, yüzümü buz gibi suyla yıkadım.

   Doğrulup çeşmenin ardına yukarılara baktım; işte aradığım yerler oralar olmalıydı.

   Akira Kurosava'nın son 'Düş'ü, "Su Değirmenleri Köyü"nün gezgini sandım kendimi.

   Yeşilliklerin, bahçelerin arasından inen yolda yavaş yavaş inen bir yaşlı kadına takıldı gözüm. Kan çekiyor derler ya, birkaç yıl önce İstanbul'da toprağa verdiğimiz halama ne çok benziyordu.

   Yaklaşınca, "Türkçe konuşabiliyor musun?" diye sordum.

   Kırışık, yorgun yüzü güzelleşti. Gülümseyerek, "Ne istiyorsun be kızanım?" dedi. Neredeyse sarılıp öpecektim.

   "Benim babam yüz yıl önce bu köyde doğmuş. Onun doğduğu evi, kalan akrabalarım varsa onları görmek istiyorum. Tanıdığını düşünerek seni rahatsız ettim," dedim.

   "Söyle bakayım kimlerdenmiş senin baban?" diye sordu.

   "Dede tarafıma Beyitin Ali derlermiş, Dedemin kardeşi Şerban halam geçtiğimiz yıllarda ölmüş. Belki tanımışındır?" dedim.

   "Tanımam mı? Şerban bizim büyüğümüzdü. Kocası Hakkı öğretmen değil mi? Köyde onları tanımayan, sevmeyen yoktur. Kızları vardı bilir misin?"

   Hemen telefonumda sakladığım fotoğraflarını buldum, gösterdim.

   Özlemle, saygıyla baktı: "Kızları vardı, üç kız… Biri mimardı, Sofya'da… Geçen yıl öldüğünü duyduk. Amerika'ya kızının yanına gitmişti. Orada kalmış. Hepsi öldü kızların. Kızanları da ara kere gelirlerdi. Şimdilerde hiç arayan soran yok. Kimseleri kalmadı ki!"

   "Onların yaşadığı evi bana gösterir misiniz? O evde yaşamış dedemler, orada doğmuş olmalı babam."

   "Olur be kızanım, ama ben bakkaldan alacaklarımı alayım götürürüm seni oraya," dedi.

   Telefonun saatine baktım. Dönüş için son aracın gelmesine beş dakika vardı. Yarın için daha geniş zamanda gelmek istedim. "Yarın gelsem, biliyorsun bu gün Pazar, son arabayı kaçırırsam başka araç bulamam. Yürüyerek de dönmek zor."

   "Olur," dedi yaşlı hanım. "Yarın saat 10'da burada ol. Burada olmasam da bak benim evim karşı tepedeki sarı ev. Gel beni bul, e mi?"

  Sevindim. Sözleştik, sabah burada olacaktım.

  Bakına bakına meydanı geçip durağa ilerlerken Bulgaristan'a gelirken okuduğum o kitap aklıma geldi. Yaklaşık yüz elli yıl önce buraları yazmış, Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi: "Tarihçe-i Vak'a-i Zağra", yayınlanan adıyla "Zağra Müftüsünün Hatıraları" kitabını…

   "Belki Hakkı Eniştem bilirdi ama sanırım şu anda bu meydanın geçmişini soracağım, konuşacağım kimse yoktur buralarda; oysa o kitabın birkaç yerinde söz edilen 'Karagöz Meydan'ı burası olmalı diye düşündüm.

   Kitapta, 93 Harbi diye anılan 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı sırasında Eskizağra'da buranın adı idamların yapıldığı Karagöz Meydanı olarak geçiyordu.

   "O zaman otur oturduğun yerde," diyeceksiniz biliyorum ama günün bitiminde o an, güneş batınca insanı saran o alaca karanlıktaki insanın yalnızlığı yok mu?

   Hele de, sevdiklerinden uzaktaysa…

   24 Numaraya bindiğimde hava kararıyordu.

   Eskizağra'da insanın yolunu yitiriverme duygusu yok.

   Otelin durağında inmedim ve dört km. daha öteye, kentin göbeğine gittim. Araçtan nerede inersem ineyim, birbirine koşut ve birbirine benzer caddelerde batıya doğru gittiğimde yolumu doğrultuyordum.

   Caddeler birbirleriyle ilgisiz insanlarla doluydu.

   Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar…

   Özellikle parklarda oturan yaşlılar ve koşuşturan çocuklarını gözleyen anneler…

   Genç erkekler nerelerdeydi?

   24 numaradan, yaşlı kadınla sabah sözleştiğimiz zamandan önce indim Tekke köydeki "Karagöz alanına"…

   Yarım saat daha fazla beklememe karşın kadın, buluşma yerimize gelmedi. Gösterdiği sarı evi bulmak için yüzümü yıkayıp suyumu içtikten sonra çeşmenin ardındaki yokuşa vurdum kendimi.

   Bahçeler içinde ne güzel konaklar vardı. Yeşil ağaçların arasından "Türko maalle"ye doğru bakımlı sokaklardan yürüdüm. Konuşabileceğim bir insanı görebilmek için çevreme, evlere, bahçelere bakıyordum. Tek tük gördüğüm insanlara Türkçe konuşabilme ümidiyle yaklaştım ama hiçbirisi ilgilenmedi.

   Tekke köyün yukarılarına çıktığımda öğlen sıcağı iyice bastırmış, dilim damağıma yapışmıştı.

   Aşağıdan gelen bir arabaya konuşabilmek amacıyla yaklaştım, gaza bastı gitti. Arkasından gelen bir aracı durdurmak istedim. Yavaşladı ve yolun hemen yanındaki evin alt garajının otomatik kapısını açarak girdi. Araçtan birinin inmesini heyecanla bekledim.

   İndi ve sordum: "Türkçe biliyor musunuz?"

   Tedirgin olmuştu. "Ne arıyorsunuz?" dedi.

   Çok sevindiğimi belirterek saatlerdir konuşabileceğim birini aradığımı söyledim: "Babam, yüz yıl önce bu köyde doğmuş. Ben Türkiye'den babamın doğduğu evi, akrabalarımı bulmak için Tekke köye geldim ama hiç kimseyi bulamadım. Yardımcı olur musunuz?" dedim.

   "Ben sizi anneme götüreyim, o emekli öğretmen. Eski insanları tanır. Sizinle konuşmak onu mutlu edecektir," dedi ve aracına yine bindi. Ben de yanına bindim ve daha da yukarılara doğru tırmanmaya başladık.

   "Benim adım Sabri," dedi. "Emekli oldum. Buralarda eskilerden kimse kalmadı. Ölenlerin yanı sıra buraları bırakıp gidenler çoktur. Gençler de kendi dertlerine düştü. Gençler buradaki yaşlıları, analarını babalarını bile haftada bir görmeye ancak geliyorlar"…

   Yukarılarda, bahçe kapısından yeşillikler arasında iki katlı eve doğru uzanan dar bir beton yolun başında durduk. Kalın sesli bir köpek geldiğimizi eve haber veriyordu. Yaşlı bir kadın geldi yanımıza, kanım ısındı. Sanki Trakya'nın bir köyünde bir akrabamla karşılaşmıştım.

   Eve girmemizi, bana kahve yapacağını söyledi. Israrlarına karşın istemedim. Kapının karşısında bir taşa yan yana oturduk. Kim bilir akşamları o taşa oturup komşularıyla neler konuşuyorlardı?

   Sabri'nin topal olduğunu o an ayırt ettim. Dizini kıramayarak beni getirdiği arabasına bindi, vedalaşıp ayrıldı.

   "Ben adım Kadem, kızanım. O giden Sabri'nin annesiyim. Türkbey'den çok tanıdığım var, hepsine çok selam ediyorum. Göçmenlik sırasında gittik gördük ama unuttuk birbirimizi. Senin akrabalarından Şerban ablalardan, -dedenin kardeşi halan oluyor değil mi?- Hakkı dedelerden kimse kalmadı. Üç kızları vardı. Biri mimardı, Nezahat. Sofya'da çalışıyordu partide… Hakkı öğretmen de burada partinin başındaydı. Öbür iki kızıyla Tekke köyde yaşarlardı. Çocukları vardı. Şimdi büyüdüler. Anneleri babaları sağken gelip dolaşırdı ama şimdi gelmiyorlar. Öldüler mi kaldılar mı hiç bilmiyorum. Nezahat, kocasıyla birlikte gitti Sofya'dan Amerika'ya, kızının yanına gitti. Duyduk; önce kocası ölmüş, sonra kendisi..."

   "Ali dedemin, kardeşi Şerban halamın yaşadığı ev hangisi, bana gösterebilir misin? Sanırım babamın yüz yıl önce doğduğu ev de orası…"

   Merak ettiğim buydu. Oturduğumuz taştan kalktık ve yukarıya doğru birkaç ev yürüdük.

   Yol üzerinde bir iki adım gitmiştik ki, çok yaşlı bir adam elinden tuttuğu torunuyla bahçe kapısından önümüze çıktı. Güneş tam tepede ve hava çok sıcaktı. Yaşlı adamın giysisi, torunu gibi sadece bir slip don idi… Ben şaşkın şaşkın çıplak yaşlının buruşuk bedenine bakarken Kadem abla gördükleri gayet normalmiş gibi konuştu. Hal hatır sordu; çoluğunu çocuğunu sordu. 

   Yoldan yirmi metre içeride bakımsız bahçe içinde, yıkık dökük bir evi gösterdi. Dışarıdan merdivenli, iki katlı bir evdi. "İşte burası sizinkilerin yaşadığı yer. Torunları yeni sattı Bulgarlara…" dedi.

   Harabeyi, bakımsız bahçeyi çiçekli, böcekli hayal ettim. Cıvıl cıvıl oynayan çocukları, kedileri, tavukları, kuzuları…

   Hayal kırıklığımın fotoğraflarını çektim ve geriye döndük.

   Evinin önünde yine görüşebilmek dileğiyle elini öperek Kadem abladan ayrılırken, arkamdan: "Arayın bazı bazı, gelin bizleri burada yalnız bırakmayın," diyordu..

   Öğleni geçmiş, sıcak iyice bastırmıştı.

   Köy içinden yola inerken, satın aldıklarını tekerlekli bir pazar arabasına yüklemiş, zorlukla çekerek evine götürmeye çalışan yaşlı bir hanım gördüm.

   "Yardım etmemi ister misin?" diye bulunduğum yeri düşünmeden sordum.

   "Et bakalım kızanım!" dedi.

   "Eee, Türkçe konuşuyorsunuz, çok sevindim," deyince; "Sen Türkçe sorunca ben de öyle cevap verdim," dedi. 

   Köy içinde dolaşırken görmediğim bir meydana çıkardı beni. Evi yukarıya doğru biraz ilerdeymiş. Eskiden Tekke köyün meydanıymış burası. Geniş bir alan. Aşağıda, yolun üzerindeki Karagöz Alanı'ndan oldukça uzakta.

   Belki eskilerde hayvanların su içtiği uzun yalaklı, orak çekiçli bir çeşme önünde soluklanmak için durduk.  

   Bahçe içerisinde bir yanda üstü kapalı tahta masaları olan tek katlı bir yapı gösterdi. "Burası bizim tekkemiz, köy adını buradan aldı. Şimdilerde seyrekleşti ama cemlerimizi burada yapıyoruz," dedi.

   Cem evinin karşısında tek katlı geniş bir yapıdaydı okul; yüksek ağaçların kapattığı, onların ilerisinde önünde çan kulesi olan daha geniş, bakımlı bahçe içinde kilise vardı.

   Bu meydan ufka doğru uzanan Zağra ovasını gören yüksekçe bir tepedeydi ve geçtiğimiz yüzyıl içinde kim bilir hangi olaylara tanık olmuştu?

   "Her gün bu yokuşu çıkıyor musunuz?" dedim.

   "Çok zorunlu kalmadıkça evden çıkmıyorum. Eşim öldükten sonra evin gereksinimleri daha da azaldı. Çocuklar da kendi havalarında…"

   Yolda ayaküstü konuştuk. Tekke köydeki Türklerin artık bir araya gelemediklerini, çoğunlukla eşleri ölen yaşlı kadınların kaldığı evlerin Bulgarlar tarafından ucuz pahalı satın alındığını anlattı. Aradığım akrabalarımı iyi tanıdığını ama onlardan kimsenin köyde yaşamadığını, ölenlerin mezarlarının bile zamanla yitirildiğinden yakındı.

   "Teyzem Beykoz'da oturuyor. Türkbey'de akrabalarım var. Hısım, arkadaş çok Türkbey'de. Bir kahve yapamadım sana, gel gene. Bizleri unutmayın," dedi.

   Geldiğim yoldan geriye, yokuş aşağıya yine iniyordum; şu Türkçe ne tatlı bir dil, hele de gurbette ansızın bir yerde, ummadığınız kişilerden duyduysanız.

   Yaşlı bir ana kız birbirleriyle Türkçe tatlı tatlı didişerek yokuştan tırmanıyorlardı.

   "Hadi anne, daha yemek yapacağız. İlaçlarının zamanı geçiyor. Biraz çabuk yürü…" diyordu kız.

   Önlerine geçip: "Bağışlayın, Türkçe konuştuğunuzu duyunca dayanamadım, sizi engelledim," deyince ellisini geçkin kızı, "Hah, tamam. Bundan sonra karanlığa kadar burada kalır konuşursun. Tam aradığın denk geldi; muradına da erersin. Ben gidiyorum, ne zaman gelirsen gel," dedi ve yürüdü.

   Biz doksanı aşkın yaşıyla bir elinde bastonu, bir elinde mavi bez çantasıyla dünyaya cin gibi bakan hanımla konuşmaya daldık.

   "Kızanım, Şerban benim ahretliğimdi. Ali dedeni de, eşini de hep anlatırdı... Vasfiye miydi adı? Çok erken göçmüşler… Hakkı hocayı da deyince o günlere döndüm sanki…"

   Yol kenarındaki çeşmeden suyumu tazeledim ve durakta karşı tepedeki "Türko maalle"ye baktım.

   Gönlüm buralarda kaldı; Tekke köyde, Eski Zağra'da...

   Keşke öyle kalsaydı ama şu andaki adları, "Bogomilovo ve Stara Zagora…"

   Onca yıl sonra Tekke Köy'e niçin bu ad verilmiş, "Bogomilovo ne demek?" diye merak ettim.

   Bogomolizim, 10.  yy. ortalarında Bulgaristan'da oraya çıkıp Avrupa'nın doğu ve batısında pek çok ülkede insanları etkilemiş bir akım imiş. O zamanlar birçok dinin temel anlayışına aykırı bir hareket...

   Bogomiller, "Ene'l-Hak" diyen tasavvuftaki gibi, "İnsan, tanrı gerçeğinin bir parçası olup ruhtan ve onun karanlık yönü olan bedenden oluşur" demişler.

   Kim bilir köye bu ad ne zaman verilmiş ama bence yakın geçmişte o yörede büyük bir kültür asimilasyonu yaşanmış.

   Kim bilir neler çektiler?

   Bu günkü görünüme göre orada yaşayan Türklerin, Alevilerin yaşam biçimleri yok edilerek Bulgar toplumuna ayak uydurulması veya benlikleri unutturularak Bulgar kültürüne alıştırılması sağlanmış.  

   24 Numaralı toplu taşım aracı çok beklemeden geldi ve Eskizağra'ya doğru yola çıktık.

   Otele gitmek için inmem gereken durakta inmedim, son durağa kadar on km.'den fazla geçtiğim yerlere göre baka gittim. Yemyeşildi her yer. Yüksek yapılar, geniş alış veriş merkezleri gördüm.

   Son durakta araç değiştirerek kent merkezine geri döndüğümde akşam oluyordu. Açlığımı giderebileceğim bir yer aradım. O modern caddelerde ne bir lokanta, ne de ev yemekleri yiyebileceğim, sokak lezzetlerini tadabileceğim bir yer bulamadım.

   Fast Food dükkanları, tavuk dönerciler, bira veya kahve içilen kafeteryalar boldu ama yerel yemeklerden yiyebileceğim lokanta göremedim; bizdeki gibi sokaklardaki bakkalların yerlerine adım başı çöken marketlerde yok.

   Bir şeyler atıştırdıktan sonra Stara Zagora Bölge Tarih Müzesi'ne gittim. Büyük bir müze ve ilgi çekici sergileri var. Gözlerim, Balkan Savaşları sırasında Kırklareli Aşağı Pınar ve Kanlıgeçit höyüklerinden taşınan eserleri aradı.

   Ertesi gün dönecektim ve dönüş planlamasını yapmak için otogara gittim. Hasköy'e dönüş için ilk araç öğlende imiş. O saate kalmak istemedim. İnternetten araştırınca sabah 9'da aktarmalı tren ile Hasköy'e gidebileceğimi gördüm.

   Eski Zağra'dan geçen tren Sofya'ya gidiyormuş, o trenle gidebileceğim Dimitrovgrad istasyonunda inip Hasköy trenine binmem gerekiyormuş.

   Sabah 9 trenine yetiştim. Eski vagonlardan oluşmuş bakımsız, yavaş bir trene bindim. Vagon kompartımanlarındaki tahta kanepelere numaralar çakılmıştı. Trene binen her yolcu biletinde yazan koltuk numarasını arıyordu. Bu sistem komünistlik döneminden kalmış olabilir miydi?  

   Eski adı Kayacık istasyonu olan Dimitrovgrad istasyonunda aktarma yaptığım tren beni çok şaşırttı. Yepyeni bir trendi. Geniş görüş açılı, konforlu oturma alanlarında güzel bir yolculukla Hasköy'e vardım.   

   Otobüsle Kapıkule'ye vardığımızda, uzun gümrük kontrol kuyruklarını protesto eden sürücülerin korna sesleri ülkeme döndüğümüzü haber veriyordu.

  

 

                                                                                            Hüseyin Kenan Gören

13 Şubat 2025 Perşembe

Sennur Sezer için...

   Şiir, tanımlanması en zor edebiyat türlerinden biridir.

   Kimi, "bir düşünceyle kaynaşmış müziktir" der, kimi "insanı insana yaklaştıran, sevdirendir" der.

   Bence en doğru tanım, dil ve sözcüklerle yaşamı anlatmaktır.

   Yanındaki kadına, "suratın ne güzel" diyen ile "yüzün ne güzel" diyen arasında sizce şair ruhlu olan hangisidir?

   Başlangıçta dans, müzik ve şiir tek bir sanat iken dans bir yana bırakılınca türkü ortaya çıkmış. Türküde şiir, müziğin özü, müzik de şiirin biçimiydi. Sonra şiir ve müzik de birbirinden ayrılmış.

   Halk ozanları bazı güncel, tarihsel olayları, ya da bireysel duygularını şiire dökmüşler. Destanlar ilk şiir örnekleri olmuş.

   Cemal Süreya'nın dediği gibi, "Her şey şiir olabilir mi? Hayır, ama şiir her şey olabilir."

   Burada önemli bir nokta var. Sanatçının sanatıyla iletmek istediği, anlatıp göstermek, dinletmek istediği fikirleri, duygusu, düşüncesi var.

   Sanatçının yapıtında toplumu etkilemek, değiştirmek amacıyla bir iletisi vardır. Şiiri etkili yapan da bu değil mi?

   Destanlar Anadolu'da halk kültürünün ilk şiir örnekleri olmuştur dedik. Saraydan dışarı çıkamayan Divan Edebiyatı'nın zamansız ve mekansız şiir örnekleri okullarımızda ders olarak okutuldu.

   Anlaşılmayan ve ezberlenmezse not alınamayan "failatun failatun failun" dizeleri sanki öğrencileri şiirden uzaklaştırma amaçlıydı.

   Cumhuriyet döneminde her alanda olduğu gibi edebiyat, şiir alanında da atılımlar yapıldı.

   İstiklal Marşı yazarı Mehmet Akif ortama ayak uyduramadığı için kendini Mısır'a sürgün etti.

   "Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta" diyen karamsar Ahmet Haşim, Hececi Yahya Kemal, mistik Necip Fazıl 1940'ların etkin şairleriydi.

   Modernleşme yolunda Hececileri karşılarına alan Orhan Veli ve arkadaşlarının Garip şiirlerini, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Ece Ayhan ile "İkinci Yeni" izledi. 

   Ülkemizde yasaklı olmasına karşın Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali şiirimizi dünyaya tanıttı.

   Onlardan sonra 1952'de Halk Evleri, sonra da Köy Enstitüleri kapatıldı. Bu dönemde Kırklarelili Şair Avukat Niyazi Akıncıoğlu içine kapandı

   Bu günlerin şairi olarak size bir örnek tanıtacağım: Arif Dino.

   Beddua şiiriyle tanınır. Beyoğlu'nda karnı acıktığında gördüğü dönercinin önünde "Döner kebap, dönmez olsun" demiş.

   Arif Dino'nun yanındakiler, bu sözleri not alıp akşam yemekte ona anımsatıyorlarmış. Yemek hesapları da elbette Arif Dino ödermiş.

   Bir gün Zincirlikuyumezarlığı yanından geçerken, "Taştan mantar tarlası, çok yaşasın ölüler" demiş.

   Babası sarayda Divan-ı Muhasebat Reisliğinden emekli, ressam heykeltraş Abidin Dino'nun abisi. Bir Fransız şairinden duyduğu "şair, şiirin fazlalığıdır" sözünden etkilenmiş, o günlerde Sabahattin Ali ile yaptığı bir söyleşide, "Şiir ifrazattır" demiş. Demiş ama ortalığı oldukça karıştırmış.   

   Sennur Sezer'in eşi değerli öykücü Adnan Özyalçıner o günleri anlatırken: "27 Mayıs'ın gelişi her şeyi değiştirdi. Ben 27 Mayıs'a askeri darbe demedim, demiyorum. Hiçbir arkadaşım da demedi, çünkü biz 27 Mayıs'ı bir askeri dönüşüm olarak kabul ediyoruz. Neden askeri dönüşüm; çünkü aydınlarla ve gençlikle el ele yapıldı. Hem iktidarın baskıları kaldırıldı. Hem de kültürel açıdan büyük bir değişim yapıldı. O zamana kadar yasaklı olan Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi şair ve yazarlar serbest kaldı" diyordu.

   1961 Anayasası gerçekten Türkiye'de yapılmış en iyi anayasalardan biriydi. Ömrü uzun sürmedi, sürdürtmediler.

   60'lı yıllar…

   O güzel yıllar...

   Planlı ekonomi ve özgürlükler…

   Üretimdeki bilinçli artış ile gelen sosyal refah, emeğin değerlenmesi…

   En uzak kasabalarda kurulan fabrikalar çalışanlarına hem ekmek, hem insanlık getirmişti.

   Sennur Sezer de o günleri şöyle değerlendiriyor. "60'lı yıllar şiirin altın dönemi. Kimse birkaç şiir yazıp, ben şairim diye oraya çıkmazdı. Şairin saygınlığı vardı. En önemlisi gençler okurdu, çılgınlar gibi okurdu ve merak ederdi. Araştırırlardı. Gençler sinemaya, mitinglere, sevgilileriyle buluşmaya koltuğunun altında bir kitapla giderdi," diyor.

   50'li yılların sonlarında yazarlar ve diğer genç şairler Şükran Kurdakul'un yönettiği Yelken Dergisi'nde toplanıyorlar. Adnan Özyalçıner'in dediğine göre Yenikapı'da Kemal Bey'in kahvesiymiş; gelenler arasında Müjdat Gezen, Yaman Tüzcet, Savaş Dinçel, Metin Akpınar, Eray Canberk'in adlarını sayıyor.

   Eray Canberk o günlerde Sennur Sezer'in aralarına katılışıyla ilgili güzel bir anısını şöyle anlatıyor: "50'li yılların sonu ya da 60'lı yılların başı. Yenikapı'da toplanıyorlar şairler. Tamamen erkekler… Ve bir gün aramıza bir kız katılacak diye bir haber geliyor. Çok heyecanlanıyor herkes. Onun katılacağı gün güzel kıyafetlerini giyiyorlar ve beklemeye başlıyorlar. Bir kadın şair, bir kız şair gelecek"...

   Sonra Eray Canberk şöyle bir duruyor, başını da öne eğiyor: "Kız gelmedi, Sennur Sezer geldi" diyor.

   "Ağrımasa bilebilir miydim yüreğimin yerini," diyor Sennur Sezer. O, kafa tutan, karşı gelen bir şair.

   "Bütün kış çiçek açar Sennur Sezer'in şiiri" diyor eşi Adnan Özyalçıner.

   "Sekiz yüz kişilik bir tersane düşünün. O tersanedeki dört kızdan biriydim. Böylece on altı yaşın bütün çılgınlığı, orada örgütlenme, sendikalaşma gibi oldu. Öteki kızlar çok güzel oya yaparlardı öğlenleri; ben, Sendikacı çırağıydım," diyor Sennur Sezer.  

  

   


 

2 Ekim 2024 Çarşamba

SABAHATTİN ALİ'NİN ÖLDÜRÜLME EMRİNİ KİM VERDİ?

 

 

 

 

   Sabahattin Ali'nin öldürüldüğü günlerde Jandarma Genel Komutanı olan General Şükrü Kanadlı'nın adını duydunuz mu?

   Kanadlı’nın tanınmasına neden olan en önemli görev, 1938 yılı 5 Temmuz günü Hatay’a giren 48. Takviyeli Dağ Alayı’nın başındaki Albay olmasıydı. Bu ve öbür önemli görevleri sırasındaki emir subayı da, kırklı yılların sonlarında Kırklareli’ye göndereceği Milli Emniyet Başmüfettişi Binbaşı Kemal Cantimur idi…

   Kanadlı, Kastamonu - Araç ilçesinden Gürcü kökenli bir ailenin, İstanbul’da 1892 yılında doğmuş, yine orada yetişmiş oğlu… Kuleli Askeri Lisesi’nin ardından Harp Okulu’nu Teğmen rütbesiyle 1912 yılında bitirmiş.

   İlk görev yeri, Arnavutluk isyanını bastırma amacıyla Edirne’den gönderildiği Batı Rumeli…  Batı Ordusunun 11. Tümen’deki 31. Piyade Alayı ve komutanı olduğu 4. Bölük...

   Adına yazılan tek kaynak, 2010 yılında İskenderun’da askerlerin çıkardığı, “Hatay’ın Albay Paşası Ahmet Şükrü Kanadlı” kitabında, “Arnavutluk isyanının bastırılmasında rol oynamıştır,” dese de, Ana Britannica Ansiklopedisi 2. cildinde, “Osmanlı ordusunun kısa sürede yenilmesiyle Arnavutlar 28 Kasım 1912’de Avlonya’da bağımsızlıklarını ilan ettiler,” yazmaktadır.

   Sabahattin Ali’nin babası, Piyade Yüzbaşı Cihangirli Ali Salahattin; Şükrü Kanadlı’dan on yaş büyük ve Arnavutluk isyanını bastırmak için Trablusgarp çatışmalarından döner dönmez Üsküp’e, Prizren’e gönderilmiş.

   Arnavutluk’ta aynı zamanlarda bulunan Teğmen Ahmet Şükrü’nün, komutan ağabeyi Yüzbaşı Ali Salahattin’i tanımaması olası mı?

   31. Alay ve Teğmen Ahmet Şükrü, Osmanlı Batı Ordusu’nun Manastır’dan çekilmesi üzerine Yanya’da Yunan Ordusu ile çatışmalara girmiş. Yaralanıp, esir düşerek 8 ay kalacağı Korfu Adası’na götürülmüş. Esaret sonrası, içinde Irak - Kutülamare savaşı da olan birkaç görev değişikliğinin ardından 1923 yılı başında Halife Abdülmecit’in emir subaylığına getirilmiş. Halifelik kaldırılınca Harp Akademisine girip, 1926 yılında kurmay olmuş.

   Kanadlı, Harp Akademisi’nden sonra Genelkurmay Haber Alma Dairesi 3. Şubesi’de, daha sonra da İstanbul’da bulunan 3. Piyade Alayı 6. Bölük Komutanlığı’nda görevlendirilmiş. 1928’de binbaşı rütbesiyle Edremit’te 4. Tümen Kurmay Başkanlığı’na atanmış.

   Yüzbaşı Salahattin Ali, 1926 güz sonu Edremit’te yaşamını yitirmiş. Okuma yazma oranı ülke genelindeki gibi çok düşük olan, on bin kişilik kasaba Edremit’te; öğretmen olan, öyküler - şiirler yazan, dil öğrenmek için Maarif Vekâleti’nce Almanya’ya gönderilen komutanının oğlunu aramak ve geride kalan ailesini görmeye gitmek, Binbaşı Kanadlı’nın aklına gelmemiş midir?

   Sabahattin Ali Almanya’dan dil öğrenir, gelir ama ‘üzerinize afiyet’ bu arada toplumcu düşünceleri de benimsemiştir. Tek parti döneminin disiplinine uymayan eleştirel öyküleri, şiirleri kendini devlet sananların dikkatini çekmeye başlamıştır. Aydın’da ve Konya’da öğretmenlik yaparken katakulli ile hapse düşer.

   Özellikle hapis damında yaşadıklarını, ‘görüp tanıdıklarını biriktirir’ ve öykülerinde, romanlarında kullanır.

   Şükrü Kanadlı’dan hiç söz etmez, Sabahattin Ali.

   1937 yılı başında askerliğini yapmak üzere Harbiye Yedek Subay Okulu’na gelir.

   Silahlı Kuvvetlerde başka subay yokmuş gibi Albay Kanadlı, bu kez de onun Yedek Subay Okulu komutanıdır. Sabahattin Ali okulda nakliye taburunda iki ay er, altı ay öğrenci olarak eğitim görür.

   Bu okul bugün Harbiye Orduevi’nin bulunduğu binadır.

   Sabahattin Ali’nin askerlik arkadaşı, Çukurova Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Çoban Yurtçu, Kemal Bayram’ın yazdığı “Sabahattin Ali Olayı” kitabında bu günlere dair anısını anlatır:

   “General Şükrü Kanadlı gerçekten disiplinli bir albaydı. Kar, kış demez tüm birlikleri, o yıllarda boş arazi halinde bulunan Zincirlikuyu ve Ayazağa kasrı yönlerine eğitime çıkarır, gece eğitimlerini ise hiç ihmal etmezdi. Hatta bu disiplini yüzünden, tüm bölükleri okulun bahçesinde toplayarak okuduğu, bir de mektup almıştı. Bizlere bizzat okuduğu ve kendisini çok sinirlendirmiş olduğu anlaşılan mektupta biraz tehdit havası vardı. Eğitimin sıkı oluşundan, karda kışta araziye çıkmanın anlamsızlığından yakınılıyor ve şöyle deniliyordu: ‘Bizleri böylesine ezmek istiyorsan şunu bilmelisin, sen, Şükrü Kanadlıysan, bizler de yerde birer aslanlarız.’

   Rahmetli komutanımız, bu imzasız mektubu öfkeyle okuduktan sonra haykırıyordu: - Çıksınlar da görelim bu korkak kahramanları… Kendilerini yiğit sanan bu korkak fareleri.

   Doğal olarak yüzlerce kişilik toplulukta tıs yok. Ve ondan sonraları da eğitim daha da sıklaştırıldı.”

   Sizce de Şükrü Kanadlı’yı çok kızdıran bu imzasız mektubu Sabahattin Ali’den başkası yazmış olabilir mi?

   Harbiye Yedek Subay Okul komutanı, yazdığı öyküler ve şiirleri ve özellikle -o yazdıysa- bu mektubu nedeniyle Sabahattin Ali’nin geleceğiyle ilgili kararları verirken iyi düşüncelerle davranmaz.

   Kuşkusuz Sabahattin Ali’nin de baskıcı yöneticiler için iyi düşünceleri yoktur. Asım Bezirci, Evrensel Basım Yayın’dan 1974 yılında çıkardığı Sabahattin Ali kitabında, “Sabahattin Ali en çok Osmanlı, biraz da tek parti döneminin kimi jandarmaları için olduğu gibi kimi yöneticileri için de pek iyi düşünmez,” der.

   Harbiye Yedek Subay Okul Komutanı Albay Şükrü Kanadlı, Sabahattin Ali’nin okuldan yedek subay olarak değil çavuş olarak çıkarılarak cezalandırılmasını ister.  

   Hıfzı Topuz, Remzi Kitabevi’nden çıkan “Başın Öne Eğilmesin” kitabının 99 ve 100. sayfalarında Şükrü Kanadlı’dan; Sabahattin Ali’nin ‘okuldan çavuş çıkarılması’ olayından söz eder:

   “O yıllarda siyasal nedenlerle fişlenmiş olanlar yedek subay olamıyorlar ve çavuş olarak kıtaya gönderiliyorlardı. Bütün solcular okulda bunun kâbusunu yaşıyorlardı. Sicili bozuk olan Sabahattin Ali de bunun telaşı içindeydi. Bir hafta sonra Ankara’ya giderek Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan ile görüştü ve başına bir bela gelmemesi için yardımını istedi.

   Bakan o akşam hemen Afet Hanım’la (Prof. Afet İnan) görüştü. O da o günlerde İstanbul’a gidiyordu.

   “Lütfen Okul Komutanı’nı görüp kendisine selam ve sevgilerimi iletin,” dedi. “General Şükrü Kanatlı bir zamanlar benim yanımda görev almıştı. Çok değerli bir askerdir. Kendisine benim Sabahattin Ali’ye kefil olduğumu söyleyin. Çocuğun başına bir iş gelirse çok üzülürüm.”

   Afet Hanım Atatürk’ün yakınıydı ve büyük saygınlığı vardı. Sabahattin Ali’yi bakanlıkta tanımış ve çok beğenmişti. İstanbul’a gider gitmez Okul Komutanı’ndan bir randevu alarak kendisine Saffet Arıkan’ın mesajını iletti.

   General Şükrü Kanatlı, “Hay hay Hanımefendi,” dedi. “Sayın Saffet Beyefendi’ye benim büyük saygım vardır. Mesajını emir sayarım. Yalnız şunu bilmenizi isterim, bu dönem İstihbarat Örgütü’nden bize verilen listede adı geçen 10 – 15 yedek subay öğrencinin, sicilleri dolayısıyla kıtaya gönderilmeleri öneriliyordu. Ama Sabahattin Bey’in yedek subay olmasında bir sakınca görülmemişse öteki öğrencilerin de hiçbiri çavuş çıkartılmayacaktır. İlginize çok teşekkür ederim. Beni aydınlattınız.”

   Gerçekten de o dönemde, Sabahattin Ali gibi sicili bozuk olanların hiçbiri çavuş çıkartılmaz.

   Sabahattin Ali, 1938 Nisan’ında Teğmen olarak Eskişehir’e gönderilir.

   10 Kasım 1938 günü Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün cansız bedeni trenle İstanbul’dan Ankara’ya götürülürken, Teğmen Sabahattin Ali Eskişehir Garı’nda emniyet önlemlerini almakla görevlendirilmiştir.  

   Sabahattin Ali ve sicili bozuk arkadaşlarının okuldan çavuş değil teğmen çıkarılmasının ardından üç ay sonra -yazımızın başında belirttiğimiz gibi- Albay Şükrü Kanadlı, 48. Takviyeli Dağ Alayı’nın komutanı olarak Hatay’a girer.

   O günlerde Hitler, Mussolini, Franko faşizminin dünyayı, sadece SSCB’de 22 milyon insanın öldürüldüğü savaşa sürüklemesinin ardından, ülkemizde de Uğur Mumcu’nun deyimiyle, “Kırkların Cadı Kazanı” yaşanmaya başlamıştır.

   Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in esirgemesiyle Devlet Konservatuarı’ndaki görevinde çok etkin ve üretken bir dönem yaşayan Sabahattin Ali, “Kuyucaklı Yusuf”un ardından “İçimizdeki Şeytan”ı ve “Kürk Mantolu Madonna”yı; onlarca öykünün, çevirinin yanı sıra yazıp yayınlar.

   Özellikle “İçimizdeki Şeytan”, Türkçülerin tepkisini çeker. Nihal Atsız’ın, Orhun Dergisi’nde Ali’yi komünistlikle suçlayarak hakaret ettiği gerekçesiyle mahkemelik olması, peşinden Atsız’ın 4 ay hapis alıp öğretmenlikten atılmasıyla Sabahattin Ali, sol’un sembolü haline gelir. “Sol’a vurmak demek Sabahattin Ali’ye vurmak demektir”. Irkçıların boy hedefi olur. Nihal Atsız, Orhun Dergisi’nde Başbakan Saraçoğlu Şükrü’ye açık mektup yazısında, komünistlerin devlet dairelerine kadar sızdığını söyler.

   Ortalık gittikçe karışır. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’na karşı çıkan “Dörtlü Tahrir” imzacılarından Adnan Menderes, Fuat Köprülü, peşlerinden Refik Koraltan CHP’den ihraç edilirler; Demokrat Parti’yi kurarlar ve Celal Bayar’ı partinin başına getirirler.

   2. Dünya Savaşı’nın faşizmin yenilmesiyle bitmesini coşkuyla karşılayan “sosyalist aydınlar” toplumun gidişi konusunda yönlendirici olmak isteyerek 1945 yılı sonbaharında 3 önemli girişimde bulunurlar:

   1- Haftalık kültür ve güncellik dergisi Gün’ü çıkarmaya başlarlar.

   2- Sabahattin Ali, Esat Adil Müstecaplıoğlu ve sonra Vedat Baykurt’un ortağı olduğu 25 Kasım 1945 günü çıkarılacağı belirtilen ama bir hafta gecikerek 1 Aralık’ta yayınlanan -dört sayılık yaşamı olan- Yeni Dünya Gazetesi çıkarılır.

   3- Sabiha Sertel’in Görüşler Dergisi, 1 Aralık 1945 günü yayınlanır.

   4 Aralık 1945 sabahı Tan olayı patlak verir.

   İktidar yanlısı yayın organlarının kışkırtmalarıyla İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin oluşturduğu ve CHP İstanbul İl Örgütünün çabalarıyla düzenlenen komünizm karşıtı gösteriyle Tan Gazetesi, Yeni Dünya Gazetesi, La Turquie Gazetesi, Görüşler Dergisi ile ABC Kitabevi yerle bir edilir. Benzer olaylar Bursa, İzmir ve Ankara’da da yaşanır.

   Olaylardan sonra birçok sol yayın kapatılırken, Tan Gazetesi’nin sahibi olan Sabiha ve Zekeriya Sertel çifti “toplumu tahrik ederek olaylara sebebiyet verdikleri” gerekçesiyle tutuklanırlar.

   Bu dergi ve gazetelerde yazı yazan devlet memurları bakanlık emrine alınır, kuşkusuz Sabahattin Ali de içlerindedir.

   12 Aralık 1945’te bakanlık emrine alınan Sabahattin Ali kararın kaldırılması için Şura-i Devlet’e (Danıştay) başvurmaz. Görevinden istifa ederek devletle ilişkini keser.

   Sabahattin Ali, memur muhaliflikten, bağımsız aydınlığa geçer; bundan sonra dergilerde edebiyatçı kişiliğine, kavgacı aydın kişiliğini katan yazıları okunacaktır.

   1946 Seçimlerinde CHP 397, DP 61, bağımsız 7 milletvekili ile meclisi oluşturur.

   General Şükrü Kanadlı, ordu birliklerinin komuta kademelerinde yıllarca görev yaptıktan sonra Nihal Atsız ve yaş haddinden emekli olan Fevzi Çakmak’ın destekleriyle 23 Ekim 1947’de Jandarma Genel Komutanı olur.

   Sabahattin Ali, “Yeni Dünya Gazetesi”ni çıkarmak için Edremit’li öğretmen arkadaşı Mustafa Sütuven’den 25.000 lira almıştır. Aziz Nesin ile birlikte, bu paranın da desteğiyle Marko Paşa’yı çıkarırlar. Sabahattin Ali, Marko Paşa sayfalarındaki muhalefetiyle çok etkili bir hale gelir. Anti-emperyalist siyasetin geniş kitlelerce nasıl karşılık gördüğünü kanıtlamış; egemenlerin gözüne korku salan, yönetenleri uykusuz bırakan köşe yazıları yazmıştır.

   Marko Paşa, 150.000 baskı sayısına ulaşmıştır. 21 Sayı çıktıktan sonra “Merhum Paşa”  olarak 1 sayı, “Malum Paşa” olarak 4 sayı, yine “Marko Paşa” olarak 1 sayı çıkar. 4 Sayı “Merhum Paşa”, 4 sayı da “Ali Paşa” olarak toplam 35 sayı basılır. Çıkan sayıların çoğu polis tarafından toplatılır. Derginin başlığının altında, “Polis tarafından toplatılmadığı zaman çıkar” yazmaktadır.

   Sabahattin Ali yazdıklarıyla düzeni rahatsız ettiği için Mayıs 1947 tarihinde Sultanahmet Tevkifhanesi’ne konulur. Kısa bir süre sonra da nedense Üsküdar Paşakapısı’na aktarılır. 10 Eylül 1947 günü de salınır… Sultanahmet’ten Üsküdar’a Berber Hasan Tural ve Ali Ertekin ile tanıştırılması için mi aktarılmıştır?

   Sabahattin Ali’nin yaşamını inceleyip, yazanların hiç mi akıllarına takılmamıştır?

   Sabahattin Ali, Üsküdar Paşakapısı’na aktarılmadan; Berber Hasan Tural kim tarafından ve ne kadar önce oraya konulmuştur?

   O zamanın sinsiliğiyle birileri, Sabahattin Ali için kurgulanan geleceği yaşama geçirir.

   Zincir halkaları, ayırdına varmadan sarar Sabahattin Ali’yi. Önce sözde dostları Cimcözler girer aklına; Biz ortak oluruz, kamyon al… Edirne’den, Kırklareli’den peynir al, İstanbul’da sat derler. Sonra Berber Hasan Tural ile tanışır. Berber Hasan da, “Tanıdıklarım var, Bulgaristan’a çok insan kaçırdım’ der.

  Kırklareli Sorgu Yargıcı Hüseyin Tarhan’ın iyi tanıdığı, ordudan atıldığı 1945 yılına kadar Kırklareli’de görev yapan, sonra İstanbul’da yaşayan Süvari Astsubay Çavuş Ali Ertekin akıllara gelir.

   Bütün düzenleme hizmetini de Kırklareli’de, Kepirtepe Köy Enstitüsü öğrencisi Nazif Karaçam’a yaptırırlar. İstanbul’a gönderilişinin belgesi Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde kişisel öğrenci dosyasında duruyor…

     Enstitü Müdürü tarafından 11. 8. 1947 gününde kurula havale edilen Nöbetçi Öğretmen Nazmi Aybar’ın raporu ile 4/C sınıfından 617 numaralı Nazif Karaçam’ın bavulunda bulunan ekli tutanakta adları yazılı kitaplar hakkında Eğitimbaşı’na verdiği yazılı ifadesi okundu.

  Bir diyeceği olup olmadığı Nazif Karaçam’dan soruldu.

  1- Nazif Karaçam kitap okumaya çok meraklı olduğunu kitap alacak parası bulunmadığını bu bakımdan kendisine ait olmayan dokuz kitabı habersizce aldığını ve köylüleri ile köyüne gönderdiğini ve bunları sahiplerine geri vermek niyetinde olmadığını açıkça itiraf etmiştir.

  Netice: Nazif Karaçam’ın bu hareketi yönetmeliğin 5. ve 20. fıkralarında yazılı ve doğrudan doğruya suç sayılan işlerden olması dolayısıyle yaşı ve sınıfı da göz önünde tutulmuş ve hareketlerinden hiçbir suretle nedamet hissi göstermediği dikkate alınarak Yönetmeliğin 122. maddesinin (i) fıkrası gereğince 18/8/1947 gününden başlamak üzere 20 gün müddetçe geçici olarak Enstitüden çıkarılmak suretiyle cezalandırılmasına oy birliğiyle karar verildi.”  

 


   Sabahattin Ali 10 Eylül’de salınacağına göre Hasan Tural ve Ali Ertekin’i görevlendirme işi için 20 gün Nazif’e yetecektir.

   Namuslu olmak ne zor şeymiş” derdi Sabahattin Ali... 

   41 Yaşında idi. Yaşamlarını yönlendiremediği sadık bir eşi ve çok sevdiği bir kızı vardı.

   Bir şekilde getirildiği Kırklareli’de öldürüldü.

   Öldürülüş şeklini kamuoyuna istedikleri gibi bildirme sorununu da bir hafta okuldan uzaklaştırarak Nazif’le giderdiler. Nazif’i İstanbul’a, Ali Ertekin’e göndererek cinayeti üstlenmesini istediler. O belge de aynı yerde…

   Kepirtepe Köy Enstitüsü disiplin kurulu 24. 3. 1948 günü toplandı. Enstitü Müdürü tarafından kurula havale edilen nöbetçi ve küme öğretmeni Cavit Tütengil’in raporu okundu.

  Raporda adı geçen 617 numaralı Nazif Karaçam kurula alındı.

  Hayvan ahırlarında nöbetçi bulunduğu sırada hiç kimseden izin almaksızın Lüleburgaz’a kaçtığını itiraf etmesi üzerine netice düşünüldü.

  Nazif Karaçam’ın hareketi yönetmeliğin 119. Maddesinin 26. Fırkasındaki doğrudan doğruya suç sayılan hareketlerden olması nedeniyle 24. 3. 1948 tarihinden başlamak üzere bir hafta müddetle geçici olarak enstitüden uzaklaştırılmak suretiyle cezalandırılmasına sözbirliği ile karar verildi”.

 


   Sabahattin Ali’nin 100. doğum yılı nedeniyle 28 Şubat 2007 Çarşamba günü TBMM Genel Kurulu’nda söz alan Denizli Milletvekili Sayın Mustafa Gazalcı: “Eğer Sabahattin Ali cinayeti bilinmezlerin arasında bırakılmayıp aydınlatılsaydı daha sonra zincirleme yitirdiğimiz onca bilim insanı, yazar, gazeteci salt düşüncelerinden dolayı belki de öldürülmeyecekti.” demişti.

   Kimdi bu insanlar?

   Doğan Öz, Bedreddin Cömert, Abdi İpekçi, Cavit Orhan Tütengil, Ümit Kaftancıoğlu, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı…

   Bağımsızlığı, laik ve demokratik düzeni savunan Atatürkçülerdi…

   Savundukları düşüncelere karşı çıkan, kendini devlet sanan sonradan araştırılmayan, unutturulmak istenen karanlık kişilerce öldürüldüler.

   Araştırdığınızda göreceksiniz General Şükrü Kanadlı’nın adı da; Sabahattin Ali’nin yaşamını yazanların, onunla ilgili çalışmalar yapanların, yapıtlarında pek karşınıza çıkmaz. Dikkatlerinden mi kaçmıştır, başka bir etken mi vardır bilinmez…

   Sabahattin Ali’nin öldürülmesini üstlenen Ali Ertekin’i Kırklareli Ağır Ceza’da yargılayan Yargıçlar Kurulu Başkanı Salih Zeki Cankır, üyeler Cemil Tolunay ve Muhlis Çöven… Savcı Hayri Ayışık. Sorgu Yargıcı Hüseyin Tarhan bu konuyu bilmezler mi?

   Emniyet Müdürü Behçet Kutertan'mıdır?

   Ülgen Alp Balkan'ın adı bu olaylarda geçmiş midir?

   Sözüne güven yoktur ama Ali Ertekin sorgusunda: “Kırklareli’de Sedat bey vardı, Emniyet Amiri. Galatasaray Kulübünde idarecilik yapmış!” diye adını vermişti. Bu bey bu zamanlarda Galatasaray’in 5 dönem başkanlığını yapan Sedat Ziya Kantoğlu mudur?

   Emniyet Amiri, Milli Emniyet Başmüfettişi Kemal Cantimur ve İstanbul’dan gelenlerle birlikte Sabahattin Ali sorgusuna katılmış mıdır?

   Sabahattin Ali’yi katleden bu kadro dört yıl sonra Kırklareli’de, Köy Enstitüleri’nin kapatılması ile görevlendirildi.

   Emniyet Müdürü değiştirilmiş, yerine Şubat 1952’de Fevzi Çakmak’ın yeğeni Adnan Çakmak getirilmişti. Davayı güçlendirmek için, “Türkçülüğün Zonguldak’tan yükselen sesi” Savcı Yardımcısı İsfendiyar Baruönü Kırklareli’ye atanmıştı.

   Köy Enstitüleri arasından “komünist yaratma” amaçlı Köylerimizi Kalkındırma Derneği Kırklareli Şubesi Davası 1951- 1953 yılları arası Kırklareli’de aynı kadro ile kurgulandı ve yaşama geçirildi

   General Şükrü Kanadlı 1951 yılı sonunda Kara Kuvvetleri Komutanı olmuştu.

 

                                                                                    Hüseyin Kenan GÖREN